Samsun Kent Haber köşe yazarı mimar Murat Keskin, 10 Kasım'da Atatürk'ü ve Atatürk'ün Hatay'ı hangi şartlarda geri aldığını anlatan muhteşem bir köşe yazdı.
RÜZGAR KANATLI ATLILAR...
"Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!”
Bir kasım günüydü ilk kriz geldiğinde... Bir kasım günüydü ilk ateşin gelişi de... Tıpkı son sancının da bir kasım günü gelişi gibi...
11 Kasım 1923 günü öğle yemeğinde gelmişti ilk kriz. Yaklaşık yirmi dakikalık bir sancı nöbeti yaşandığında, Cumhuriyeti kuralı henüz onüç gün olmuştu. Aynı sancı iki gün sonra, tekrarladığında mutlak istirahat önerilmiş ve elli günlük bir İzmir seyahatinden sonra Ankara'ya dinlenmiş olarak dönmüş ve hemen işe koyulmuştu.
21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürree kapıdaydı. Ateşi 39'u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye 'geliyorum' demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
1938. Karaciğerdeki büyüme Siroz başlangıcının işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak Şubat sonlarında, Atatürk'ün hastalığının vahameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, Atatürk'ün muayene ve tedavisi için Almanya'dan ve Fransa'dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk'e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk'e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.
Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk'ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka ölüm olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti. Bunu Atatürk'te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay'ı geri alacaktı. 19 Mayıs O'nun doğum günüydü. Ankara'daki kutlamalardan sonra Mersin'e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin'e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi? Ve Mersin seyahati, bu yüzden O'nun için son darbe oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda, tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk'ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık, ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938'de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu. Sonunda, Savanora'da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Kaçınılmaz son, yine bir Kasım sabahı çalıverdiğinde kapıyı, ömrünün son dönemini, birkaç yıl uzatmak yerine vatanına ve milletine hizmeti tercih etmenin hazzıyla açtı.
Ulu önderden yıllar sonra yine bir Kasım günü, bazen barış için savaşabilecek cesareti de göstermek gerekliliğini bir kez daha ortaya koyan bir başka devlet adamı Bülent ECEVİT, benzer biz hazla 5 Kasım 2006 da son yolculuğuna çıkıyordu. Cumhuriyetin ilkelerinden taviz verilmeyeceğini yedi düvele gösteren ve ülkenin değerlerini türlü bezirgânlıklarla tezgâhlamaya çalışanların karşısında dimdik duran, gerektiğinde her türlü imkânsızlıklara rağmen 'Ayşe'yi tatile gönderen' vatanperver bir devlet adamı olarak, tarihteki yerini çoktan almıştı.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Dünya durdukça bu millet kendisine hizmet eden evlatlarını hep hayırla anacaktır.
Ve onların yaktığı ateş içimizdeki vatan, millet sevgisini sımsıcak tutacaktır.
Bizler bu vatanın yılmaz bekçileri Türk gençleri, her zaman uyanık ve her zaman aynı sadakatle tıpkı Onlar gibi milletimizin hizmetkârlığına usanmadan devam edeceğiz.
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!









































Kalemine sağlık üstad