Samsun Kent Haber köşe yazarı Ömer Süslü, ABD ve İsrail'in İran'ı bombalaması ile ilgili sürece yönelik yazdığı köşe yazısında, "Bu zincirin bir sonraki halkasında Türkiye’nin yer almayacağını düşünmek saflık olur Türkiye, İran’a yönelik operasyonları büyük bir dikkatle okumalıdır" dedi.
Samsun Kent Haber köşe yazarı Ömer Süslü, yazısında İran'a atılan bomların Müslüman ülkelere konuşlu Amerikan üslerinden atıldığını belirtti.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik askeri müdahalesi, İsrail’in fiilî desteğiyle birlikte yalnızca bir bölgesel operasyon değil; küresel vicdanı yaralayan yeni bir kırılma hattıdır. Dünyanın pek çok kentinde operasyon karşıtı protestoların yükselmesi, bu müdahalenin uluslararası meşruiyet zemininden ne denli uzak olduğunu göstermektedir.
Operasyonun gerekçesi olarak, İran’ın Amerika’ya doğrudan saldırı hazırlığında olduğu iddiası ABD Başkanı tarafından öne sürülmüştür. Ancak Pentagon tarafından yapılan resmi açıklama, ellerinde böyle bir istihbarat bilgisinin bulunmadığını ortaya koymuş; bu da ABD Başkanı'nın kamuoyunu yanıltan bir gerekçeyle hareket ettiğini açıkça göstermiştir. Bu tablo, müdahalenin savunma değil, açık bir güç gösterisi olduğunu teyit etmektedir.
Bu operasyonun asıl amacı, güvenlik ya da istihbarat gerekçeleri değildir. Gerçek motivasyon, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılacak ara seçimler ile İsrail’de gerçekleştirilecek genel seçimler öncesinde, iç politikada ciddi biçimde güç kaybeden iki liderin kaybolan halk desteğini yeniden konsolide etme çabasıdır.
Hem ABD’de Donald Trump, hem de İsrail’de Binyamin Netanyahu, seçmen nezdinde meşruiyetlerini yitirdikçe dış tehdit söylemine sarılmıştır. Korku siyaseti, başarısız iç politikaların üzerini örtmenin en eski ve en tehlikeli yöntemidir. Ortada gerçek bir tehdit yokken yaratılan kriz, sandıkta kaybedilen güveni bombalarla telafi etme girişiminden ibarettir. Bedelini ise ne Washington’daki seçmen ne de Tel Aviv’deki siyasetçiler ödemektedir; bedel, Ortadoğu’da yaşayan milyonlarca insanın canı ve geleceği üzerinden ödetilmektedir.
Meseleyi daha da acı kılan husus şudur: İran bir Müslüman ülkedir ve İran’a atılan bombaların önemli bir kısmı, yine Müslüman ülkelerde konuşlu Amerikan üslerinden atılmaktadır. Bu durum, bir Müslüman olarak yalnızca vicdanımı değil, ortak tarih ve kader bilincimizi de derinden yaralamaktadır. Dahası, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın acil toplantı sonrası yaptığı açıklama, beklenenin aksine Amerika ve İsrail’i kınamak yerine İran’ı hedef almıştır. Bu tavır, İslam dünyasının siyasal dağınıklığını ve bağımsız irade eksikliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Benzer şekilde, sözde “uluslararası etik kurumlar” ve bazı Batılı çevreler ile ülkemizde ki bazı zavallı gazeteciler, İranlı üst düzey askeri ve dini figürlerin öldürülmesini neredeyse memnuniyetle karşılamış, çifte standartlarını gizleme gereği dahi duymamıştır.
Tarihi ve jeopolitik gerçeklik bize şunu açıkça öğretmektedir: Ortadoğu’da her büyük sarsıntı, bir sonrakinin zeminini hazırlar. İran’dan sonra sıranın kime geleceği sorusu asla teorik değildir. Bu zincirin bir sonraki halkasında Türkiye’nin yer almayacağını düşünmek saflık olur.
Bu nedenle Türkiye, İran’a yönelik operasyonları büyük bir dikkatle okumalıdır. Tarafsızlık ilkesel olarak doğru olabilir; ancak adaletle desteklenmeyen bir tarafsızlık, fiilen güçlüden yana saf tutmak anlamına gelir. İran’ın tüm politikalarına katılmak zorunda değiliz; fakat İran’ın bu saldırılara karşı en azından ayakta kalabilmesini, direnebilmesini istemek, hem bölgesel denge hem de kendi ulusal güvenliğimiz açısından rasyonel bir tutumdur.
Çünkü bugün İran’a atılan bombaların, yarın başka bir başkentte patlamayacağının garantisi yoktur. Bu gerçek asla unutulmamalıdır. Tarih, susanların değil; doğru yerde ve doğru zamanda söz alanların lehine yazılır.









































