Yeşilyurt AVM

Samsun'da atıkların Karadeniz'in derinliklerine gönderilmesi planlanıyor!

Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, Samsun'un Tekkeköy ilçesinde Eti Bakır İşletmeleri'nin kuracağı atık depolarına ilişkin yazdığı köşe yazısında, "Samsun'da endüstriyel atıkların Karadeniz'in derinliklerine gönderilmesi planlanıyor. Bir sanayi tesisinin atık sorununu çözmek için koca bir denizin geleceği riske atılabilir mi? Karadeniz laboratuvar değildir" dedi.

Karadeniz’in Geleceğini Kim İpotek Altına Alıyor?

Bir sanayi tesisinin atık sorununu çözmek için koca bir denizin geleceği riske atılabilir mi?

Samsun’da aylardır tartışılan mesele tam olarak budur.

Tekkeköy’deki Eti Bakır tesislerinde fosforik asit üretimi sırasında ortaya çıkan endüstriyel atıkların Karadeniz’in derinliklerine gönderilmesi planlanıyor.

Adı “Kalsiyum sülfatın boru hattı ile anoksik zonda bertarafı.”

Kulağa bilimsel geliyor. Teknik terimler, mühendislik hesapları, çevresel etki raporları, akademik görüşler…

Ama bütün bu ifadelerin arkasında son derece basit bir gerçek var.

Karada ortaya çıkan milyonlarca tonluk sanayi atığına denizin dibinde yer aranıyor.

Üstelik bu mesele yeni değil.

Samsun’da sanayileşmenin çevresel bedeli yıllardır tartışılıyor. Tekkeköy’de fabrikalar büyüdü, üretim kapasitesi arttı, sanayi alanları genişledi.

Peki çevresel yükü kim üstlendi?

Toprak mı? Hava mı? Yeraltı suları mı? Yoksa şimdi sıra denize mi geldi?

Önce üretim yapıp sonra atığı nereye koyacağımızı düşünmek, planlama değil sorunu geleceğe devretmektir.

Bir yılda milyonlarca ton, peki 25 yılda?

Şubat 2026’da gerçekleştirilen halkın katılımı toplantısında projenin ayrıntıları kamuoyuna yansıdı. Haziran ayında ise ÇED sürecinin inceleme aşamasına geldiği haberleştirildi.

Açıklanan proje kapasitesi yılda yaklaşık 2 milyon ton kalsiyum sülfat.

Atığın deniz suyuyla karıştırılarak yaklaşık 260 metre derinliğe verilmesi öngörülüyor.

Proje belgelerine ilişkin haberlerde karışımın bir birim atık ve üç birim deniz suyu esasına göre hazırlandığı belirtiliyor.

Bu oran üzerinden basit bir hesap yapalım.

Yılda 2 milyon ton katı madde, yaklaşık 6 milyon ton deniz suyuyla karıştırılırsa toplam 8 milyon tonluk bir karışım ortaya çıkıyor.

25 yılda 50 milyon ton katı madde ve yaklaşık 200 milyon tonluk karışım!

Elbette kullanılan deniz suyunun tamamı yeni bir kirletici değildir. Ancak asıl mesele de budur: Suyla seyreltilen atığın içindeki kirleticiler nereye gidecek?

Deniz suyuyla karıştırmak, atığın kimyasal içeriğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Burada cevaplanması gereken soru yalnızca ne kadar atığın gönderileceği değil, bu atığın Karadeniz’de nasıl davranacağıdır.

Dünyanın tartıştığı atığı biz neden denize gönderiyoruz?

Fosforik asit üretiminden kaynaklanan fosfojips, yalnızca sıradan bir alçı taşı olarak değerlendirilemez.

Hammaddeye ve üretim sürecine bağlı olarak bünyesinde ağır metaller, florür bileşikleri ve doğal radyoaktif maddeler bulunabilir.

Bu nedenle dünyada fosfojipsin depolanması, yeniden değerlendirilmesi ve çevresel etkileri üzerine ciddi araştırmalar yürütülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı bile bu malzemenin içerdiği radyum ve radon riskleri nedeniyle depolanmasını özel kurallara bağlıyor.

Peki Samsun’daki atığın gerçek kimyasal bileşimi nedir?

Kadmiyum, kurşun, arsenik, florür ve radyum analizleri kamuoyuna eksiksiz açıklandı mı?

Bu maddelerin deniz suyuna geçiş oranları hangi deneylerle belirlendi?

Karadeniz’in kendine özgü tuzluluk, sıcaklık ve oksijensizlik koşullarında nasıl davranacakları araştırıldı mı?

Bir atığın büyük bölümünün kalsiyum sülfattan oluşması, içindeki diğer maddelerin çevresel önemini ortadan kaldırmaz.

Karadeniz laboratuvar değildir!

Karadeniz’in derin sularının oksijensiz olması, oraya bırakılan her maddenin zararsız hâle geleceği anlamına gelmez.

Tam tersine, Karadeniz’in tabakalaşmış yapısı son derece dikkatli incelenmesi gereken bir özelliktir.

Üstelik 260 metre derinlikteki bir deşarjın etkileri yalnızca borunun çıkış noktasına bakılarak değerlendirilemez.

Akıntılar, çökelme, parçacıkların taşınması, çözünmüş maddelerin hareketi ve zaman içerisindeki birikim mutlaka hesaplanmalıdır.

Peki bu hesaplar hangi saha ölçümlerine dayanıyor?

Kaç mevsim boyunca veri toplandı?

Deniz tabanından kaç noktada numune alındı?

Akıntılar hangi cihazlarla ve ne kadar süreyle ölçüldü?

Olası bir boru kırılması, tıkanma veya kontrolsüz deşarj durumunda ne olacağı hesaplandı mı?

Bilimsel rapor hazırlamak önemlidir.

Ama raporun varlığı, tek başına çevresel güvenliğin kanıtı değildir.

Bilimin görevi bir projeyi haklı çıkarmak değil, olası zararları bütün yönleriyle ortaya koymaktır.

Peki yıllardır karada biriken atıklar?

Meselenin bir de bugüne kadar yeterince tartışılmayan tarafı var.

Tekkeköy’de denize yaklaşık 120 metre mesafede bulunduğu belirtilen, yaklaşık 840 dekarlık endüstriyel atık alanından söz ediyoruz.

Yığınların bazı bölümlerde yaklaşık 20 metre yüksekliğe ulaştığı ifade ediliyor.

Bu büyüklükte bir alanın yalnızca uydu görüntülerinden değerlendirilmesi elbette yeterli değildir.

Ama ortada sorulması gereken ciddi sorular var.

Bu alanın altında yeraltı suyu izleme kuyuları bulunuyor mu?

Yıllar içerisinde alınan numunelerde herhangi bir kimyasal değişim tespit edildi mi?

Yağışlı dönemlerde yüzey akışları nereye gidiyor?

Atıkların rüzgârla taşınmasını önlemek için hangi tedbirler alındı?

Çevredeki tarım alanlarında, toprakta ve kıyı sedimentlerinde bağımsız analizler yapıldı mı?

Varsa sonuçları neden herkesin anlayabileceği şekilde yayımlanmıyor?

Çünkü mesele yalnızca gelecekte denize bırakılması planlanan atık değildir.

Bugüne kadar biriken atıkların çevreye etkisi de aynı açıklıkla araştırılmalıdır.

Samsun daha önce de uyarılmıştı

2025 yılında Samsun için hazırlanan deniz çöpleri eylem planında bile denize doğrudan veya dolaylı deşarj ihtimali bulunan tesisler ve izleme gereklilikleri yer alıyor.

Yani devletin kendi belgeleri, kıyı sanayisinin ve deşarj faaliyetlerinin çevresel denetimini zaten önemli görüyor.

2026 yılının şubat ayında ise meslek odaları, çevre kuruluşları ve yurttaşlar derin deniz deşarjı projesine açıkça itiraz etti.

Çevre Mühendisleri Odası temsilcilerinin cevaplanmasını istediği 23 sorudan söz edildi.

Haziran ayında proje yeniden gündeme geldi. Temmuz ayı için inceleme değerlendirme toplantısı duyuruldu.

Şimdi kamuoyunun bilmesi gereken, bu itirazların hangilerinin bilimsel olarak cevaplandığıdır.

İtirazları dinlemek başka, itirazların gereğini yerine getirmek başkadır.

Üstelik geçmişte Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj felaketi bize önemli bir ders verdi.

Denizlerde kirlilik birikerek büyür. Ekosistem üzerindeki baskılar bazen yıllarca fark edilmez. Sonuçları görünür hâle geldiğinde ise müdahale çok daha zor ve maliyetli olur.

Marmara’daki müsilajın nedenlerini tek bir atığa indirgemek doğru değildir. Ancak oradan çıkarılması gereken ders açıktır:

Denizlerin kirlenmesini önlemek, kirlenmiş denizi kurtarmaktan çok daha kolaydır.

Üniversiteler ve kamu kurumları ne diyecek?

Bu mesele yalnızca bir şirketin yatırım kararı değildir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, ilgili kamu kurumlarının, üniversitelerin ve yerel yönetimlerin de sorumluluğudur.

Projeye bilimsel görüş veren akademisyenlerin çalışmalarının kapsamı açıklanmalıdır.

Hangi ölçümler yapıldı? Hangi sonuçlara ulaşıldı? Hangi belirsizlikler devam ediyor?

Projenin çevresel etkilerinin kabul edilebilir olduğuna ilişkin bir değerlendirme varsa dayanakları kamuoyuna sunulmalıdır.

Bilimsel görüş, kamuoyunun sorgulamasından muaf bir onay belgesi değildir.

Samsun’daki üniversitelerin ilgili bölümleri, meslek odaları ve bağımsız araştırmacılar aynı verileri inceleyebilmelidir.

Hatta mümkünse Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin deniz bilimleri uzmanlarının da katıldığı bağımsız bir değerlendirme yapılmalıdır.

Çünkü Karadeniz yalnızca Samsun’un değildir.

Sanayinin kazancı, toplumun zararı olamaz!

Elbette sanayiye karşı değiliz.

Üretim yapılacak. Fabrikalar çalışacak. İstihdam sağlanacak. Türkiye kalkınacak.

Ama kalkınmanın bir hesabı olmalı.

Bir fabrikanın üretim maliyetini azaltmak için çevresel risklerin topluma yüklenmesi kabul edilemez.

Bir şirketin bugünkü bilançosuyla bir denizin gelecek elli yılı aynı terazide tartılamaz.

Sanayici kârını hesaplıyorsa devlet de çevrenin korunmasını güvence altına almak zorundadır.

Deniz kirlenirse balıkçının kaybını kim karşılayacak?

Balık stokları zarar görürse hangi şirket bunları eski hâline getirecek?

Kıyı ekosistemi bozulursa bunun ekonomik bedelini kim ödeyecek?

Daha önemlisi, geri dönüşü mümkün olmayan bir zarar ortaya çıkarsa kim hesap verecek?

Bu sorulara cevap verilmeden verilen her karar, gelecek kuşaklar adına alınmış büyük bir risk olacaktır.

Karadeniz’in sahibi kim?

Şimdi Samsun’daki bütün yetkililere soruyorum.

Bu projenin güncel ÇED raporu, bütün ekleri ve bağımsız bilimsel değerlendirmeleri kamuoyunun önüne konulacak mı?

Alternatif bertaraf ve geri kazanım yöntemlerinin neden tercih edilmediği açıklanacak mı?

Mevcut atık alanının yeraltı sularına, toprağa, havaya ve denize etkileri araştırılacak mı?

Ve en önemlisi:

Karadeniz’e milyonlarca ton atık göndermeden önce, bunun zorunlu ve çevresel açıdan kabul edilebilir tek seçenek olduğu bilimsel olarak ortaya konulabilecek mi?

Kimse bu soruları kalkınma karşıtlığı olarak göstermesin.

Çevreyi korumak, sanayiye düşmanlık değildir.

Aksine, ülkenin toprağını, suyunu, üretim gücünü ve insanını korumaktır.

Karadeniz’in derinlikleri, karada çözülemeyen sorunların saklanacağı bir yer değildir.

Bugün konuştuğumuz yalnızca bir boru hattı değil.

Bir yönetim anlayışıdır.

Bir çevre politikasıdır.

Bir gelecek tercihidir.

Ve unutulmasın:

Bir fabrikanın ekonomik ömrü biter. Bir yatırımın sahibi değişir. Bir yönetici görevinden ayrılır.

Ama kirletilmiş bir deniz, bütün bunlardan sonra da orada kalır.

Karadeniz’i bizden öncekilerden miras aldık. Bizden sonrakilere atık çukuru olarak bırakamayız.