İstanbul Baro seçimleri, başörtüsü, LGBT! Bu çifte standart değil mi?
Samsun Kent Haber köşe yazarı Temel Armutçu, İstanbul Barosu seçimleri, başörtüsü ve LGBT meselesi ile ilgili beyninizi tokatlayacak bir köşe yazısı yazdı! Bu ikiyüzlülük çifte standart değil mi?
Hüsnüniyetinden şüphe etmediğim, değer verdiğim bir dostum yanıma uğradı. Sohbet esnasında konu döndü dolaştı, İstanbul Barosu seçimlerinde yaşanan o üzücü hadiseye, başörtülü bir avukat hanımın kürsüye çıktığında karşılaştığı o çirkin yuhalamalara geldi. Bir meslek örgütünde, yargının sacayaklarından biri olan bir platformda inancı ve kıyafeti sebebiyle kimsenin ötekileştirilmesini, hakarete uğramasını onaylamam asla mümkün değildir. Bu, açık bir haksızlıktır, zulümdür ve karşısında durulması şarttır.
Ancak dostuma da açıkça söyledim; Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu sadece "28 Şubat artığı bir zihniyetin hortlaması" şablonuyla okumak, madalyonun diğer yüzünü körcesine görmezden gelmek olur. Meseleyi tam da bu noktada, çok daha derinlemesine ele almak mecburiyetindeyiz.
Bizler, 28 Şubat’ın o ağır baskı günlerinde, hatta çok daha gerisinde; merhum Necmettin Erbakan Hoca’mızın tırnaklarıyla kazıyarak, inşa ettiği o tarihi süreci bizzat tecrübe ettik. 1974’te en katı görünen bloklarla dahi aynı masaya oturup Kıbrıs Barış Harekâtına imza atan, İmam Hatiplerin önünü açan bir basiret vardı. 1996-97 Refah-Yol döneminde ise denk bütçeden havuz sistemine, adalet, liyakat ve adil düzen anlayışına kadar her alanda muazzam bir idare sergilenmişti. O dönem Siyasal İslam denilen çizginin arkasındaki kitlelerin zihninde net bir düstur vardı.
"Müslüman yalan söylemez, Müslüman faiz yemez, harama el uzatmaz, rüşvet almaz ve güvenilir insandır."
Erbakan siyaseti, dünyaya örnek olacak bir ahlak ve adalet zirvesiydi.
Peki, bugün gelinen noktada ne oldu? 24 yılı aşan tek başına bir iktidar pratiğinin ardından kendimize şu yakıcı soruları sormak zorundayız!
Ahlak ve maneviyat nerede kaldı? Yıllardır iktidarda olunmasına rağmen toplum nezdinde bu derin yozlaşma ve güven kaybı niye yaşandı?
En acısı da ne biliyor musunuz? Erbakan’ın gölgesinde yetişmiş ama "Milli Görüş gömleğini çıkardık" diyerek ayrı bir yol tutan, yine de o İslami gelenek ve muhafazakâr tabanın oylarıyla, iktidarda kalan bu kadrolar o büyük mirası yerle yeksan ettiler. Ve toplumun zihnine öyle bir algı kazındı ki artık kimse Erbakan dönemindeki o tertemiz başarıları "Müslüman siyasetin erdemi" olarak hatırlamıyor. Aksine, bugün yaşanan fahiş hatalar, yozlaşmalar ve skandallar doğrudan İslam'a mal ediliyor.
İşte beni asıl yaralayan ve rahatsız eden husus, tam da buradaki stratejik algı yönetimidir. Buradaki amaç sadece "Bakın dindarlar da yönetemiyor" dedirtmek değildir!
Asıl niyet; "Dindarların siyaset yapması yanlıştır" algısını toplumun bilinçaltına kazımak, Müslümanları siyasetten tamamen uzaklaştırmak ve alanın dışına itmektir. Müslüman kimliğiyle öne çıkan kim varsa, toplumun onu görünce otomatik olarak hor görmesini, itmesini sağlamaktır. İşin dehşet verici tarafı; bu tasfiyeyi ve itilmişliği sadece topluma değil, bizzat Müslümanların kendisine de psikolojik olarak kabullendirmeye çalışmaktadırlar. İnsanlara "Müslüman siyaset yapmamalı, bu işi ağzına yüzüne bulaştırıyor" düşüncesi bilinçli ve sistematik olarak benimsetilmektedir.
Dostumla konuşurken konuyu tam da bu yüzden, o kilit noktaya getirdim!
İstanbul Barosu'ndaki o olayda başörtülü avukata tepki gösterenlerin LGBT sempatizanı gruplar olduğu iddia ediliyor. Peki, bu noktada asıl büyük çelişki nerede? O an orada başörtülü bir avukat yalnızlaştırılırken ve bu kesimler kollanırken, dönüp kendimize şu soruyu sormak zorundayız.
Bu LGBT'lileri meşrulaştıran, dernek kurma kanunlarını çıkaran, Avrupa standartlarındaki hakların önünü açan zihniyet bugünkü iktidar değil mi?
Yıllarca bu iktidara büyük bir sadakatle destek veren muhafazakâr kitleler, şimdi bu tür olaylarda bir avukatın yuhalanmasına haklı olarak tepki gösteriyorlar. Peki o zaman şu altyapıyı da görmek zorunda değil miyiz? Bu insanlara her türlü dernekleşme ve örgütlenme kanununu çıkartıp rahatça alan açanlar, sıra başörtüsüne ve inanç özgürlüğüne yasal güvence getirmeye geldiğinde ne yaptılar?
Hatırlayın; meclise başörtüsüne yasal güvence sağlayan bir teklif sunulduğunda, bu sorunu kökten çözüp samimiyet göstermek yerine, "Siz kanun veriyorsunuz, biz bunu Anayasa'ya taşıyoruz" diyerek o teklifi rafa kaldıran da, yine bu siyasi akıl olmadı mı?
Çünkü maksat başörtülü kadının hukukunu kalıcı olarak korumak değil, başörtüsü meselesini sonsuza kadar bir seçim malzemesi ve siyasi sermaye olarak muhafaza etmekti. Bir yanda bu mesele siyasi koz olarak bekletilirken, diğer yanda toplumsal alanda LGBT türevi yapılara, yasal zeminler hazırlandı.
Bu, en büyük siyasi ikiyüzlülük ve çifte standart değil midir?
Sırf kendi saflarına katıldığında muhalif isimlerdeki, her türlü kiri aklayan iktidar çarkının, son dönemdeki fon skandallarında arka planda yüzlerce siyasetçi ve bürokrat dururken, muhafazakar kimlikli figürleri öne sürüp yem etmesi de, tam olarak bu politikanın bir parçasıdır.
Sonuç olarak; Ne 28 Şubat zihniyetinin değerlerimize ve örtümüze saldırmasına izin vermeli, ne de muhafazakârlık maskesi altında Erbakan mirasının yok edilmesine ve Müslümanların siyasetten tasfiye edilmesine rıza göstermeliyiz.
İstanbul Barosu’nda başörtülü bir avukata yuh çekilmesi ne kadar büyük bir zihniyet zulmü ise, 24 yıllık iktidar imkanlarına rağmen İslami sembollerin içinin boşaltılması, başörtüsünün hakkı samimiyetle verilmezken türlü zeminlere alan açılması ve ardından bu simgelerin kirliliğin vitrini haline getirilerek Müslümanın siyasete tövbe ettirilmek istenmesi de o kadar büyük bir sosyolojik yıkımdır.
Gerçek adalet; çifte standardı reddetmeyi, ikiyüzlülüğe ortak olmamayı ve yanlış kimden gelirse gelsin karşısında dimdik durmayı gerektirir.
Yorumlar (0)
Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.





