Samsun Kent Haber köşe yazarı Fatih Türkel, seçimlerde muhalefetin terör ve PKK ile ilişkilendirildiğini hatırlattığı yeni köşe yazısında, "Terör bitsin ama bu soruların cevabı verilmeden terör bitecek susun demek yetmez" dedi.
Vatan kimin, bedeli kimin? Siyasette söz unutulabilir, ama millet yaşadığını unutmaz!
Seçim meydanlarında bazen bir slogan, bazen bir korku, bazen de insanın en hassas yerine dokunan, tek bir kelime öne çıkar:
Vatan!
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini hatırlayalım.
Bir tarafta Recep Tayyip Erdoğan, diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu
Seçimin en sert siyasi argümanlarından biri PKK ve terör üzerinden yürütüldü.
Millete defalarca:
"Bunlar PKK ile beraber."
"Bunlar Kandil’le beraber."
"Bunlar iktidara gelirse teröristleri serbest bırakacak." denildi.
Kılıçdaroğlu’nun 'Haydi' kampanya filmine PKK yöneticilerinin görüntülerinin montajlandığı bir video, seçim meydanlarında kullanıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da seçim sürecinde bu görüntüler için, "Ama montaj, ama şu, ama bu" ifadelerini kullandı.
Ama siyasi mesaj çoktan verilmişti:
"Vatan elden gidiyor."
Şehitlerin acısı, annelerin yüreği, insanların vatan ve beka kaygısı siyasetin en güçlü malzemelerinden biri haline getirildi. Ardından 2024 yerel seçimleri geldi.
Ankara’da Mansur Yavaş için "PKK’lılar belediyede sayaç okuyacak" söylemi gündeme taşındı.
Yavaş daha sonra dönüp:
"Hani PKK’lılar Ankara Büyükşehir'de sayaç okuyacaktı, ne oldu?" diye sordu.
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ile Murat Kurum arasındaki yarışta da DEM, PKK, terör ve beka tartışmaları, seçim gündeminin önemli başlıkları arasına girdi.
Farklı seçimler, farklı adaylar!
Ama yöntem tanıdıktı!
Rakibini terörle ilişkilendir.
Korkuyu büyüt.
Kendini vatanın güvencesi olarak göster.
Peki bugün?
Bugün aynı ülkenin, aynı devletin ve aynı siyasi hafızanın geldiği noktaya bakalım.
10 Ağustos 2026’da TBMM, PKK/KCK’nın silah bırakması ve örgütsel faaliyetlerini sona erdirmesi sonrasında ortaya çıkacak hukuki duruma ilişkin düzenlemeyi kabul etti.
Yani dün rakibine, "PKK ile berabersiniz" diye saldıran siyasi anlayışın iktidarı, bugün PKK’nın silah bırakması ve tasfiyesi hedefiyle yürütülen sürecin hukuki çerçevesini oluşturuyor.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca dün ne söylendiği, bugün ne yapıldığı değil.
Mesele devletin ölçüsü.
Devlet kime karşı, ne kadar sert?
Kime karşı, ne kadar esnek?
Ve daha önemlisi, bu ölçü toplumun vicdanında adil bulunuyor mu?
Daha dün Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde yaşanan "Mustafa Kemal’in askerleriyiz" tartışmasının ardından, beş teğmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi.
Kararın yalnızca bir slogandan ibaret olmadığını biliyoruz. Tören sonrasında gerçekleştirilen toplu faaliyet ve Subay Andı’nın okunması da, disiplin sürecinin parçasıydı.
Ama toplumun önemli bir bölümü açısından, ortaya çıkan görüntü şuydu:
Üniformasını yeni giymiş genç subaylar, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e bağlılıklarını ifade ettikleri, bir tartışmanın ardından ordudan uzaklaştırılırken; aynı devlet, yıllarca terör, beka ve milli güvenlik kavramları üzerinden, en sert siyasi dili kullandıktan sonra, bugün terör örgütünün silah bırakması ve tasfiyesi amacıyla, kapsamlı bir hukuki sürecin önünü açıyordu.
Elbette bunlar aynı olaylar değildir.
Biri askeri disiplin ve emir-komuta düzeniyle, diğeri terörün sona erdirilmesine yönelik bir devlet politikasıyla ilgilidir.
Ama vatandaşın bunları, yan yana koyup sormaya hakkı vardır!
Devletin ölçüsü nedir?
Bir genç subayın disiplin kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle, mesleğinden koparılması devlet açısından bu kadar ağır bir sonuç doğurabiliyorsa, terör örgütünün tasfiyesi için yürütülen süreçte, ortaya çıkan siyasi ve hukuki sonuçların toplum tarafından sorgulanması neden yadırganmalıdır?
Bu soruyu sormak, terörün bitmesine karşı çıkmak değildir.
Tam tersine, terörün bitmesini hepimiz istiyoruz.
Hiçbir anne evladının tabutuna sarılmasın.
Hiçbir çocuk babasız büyümesin.
Bu ülkenin hiçbir insanı terör korkusuyla yaşamasın.
Terör bitsin!
Buna kimsenin itirazı olamaz!
Ama mesele yalnızca terörün bitmesi değildir.
Mesele, terörün bitmesi adına atılan adımların, adalet duygusunu zedeleyip zedelemediğidir.
Çünkü terörün bitmesi bir devlet politikası olabilir.
Ama terörün bitmesi adına yapılan her şeyin sorgulanamaz hale gelmesi başka bir meseledir.
Devlet yalnızca yasa çıkaran bir mekanizma değildir.
Devlet aynı zamanda adalet duygusudur.
Eşitlik duygusudur.
Herkese aynı ölçünün uygulandığına dair inançtır.
Bir düzenleme hukuken kabul edilmiş olabilir.
Ama hukuken mümkün olan her şey, toplumun tamamının vicdanında adil bulunmak zorunda değildir.
İşte siyaset tam burada sınanır.
Dün teröristlerle işbirliği yapıyorlar diyerek, rakibini vatanın karşısında konumlandıranların, bugün terörün sona erdirilmesi için yürütülen sürecin hangi şartlarla ve hangi sonuçlarla ilerlediğini, topluma anlatma sorumluluğu vardır.
Çünkü vatandaşın hafızası vardır.
Ve o hafıza şu soruları sorar:
Dün yanlış olan, bugün nasıl doğru oldu?
Dün milletin korkuları üzerinden yapılan o sert siyasi söylemin hesabı hiç sorulmayacak mı?
Dün terörle ilişkilendirmek için, kullanılan siyasi ölçüler bugün neden değişti?
Ve daha önemlisi:
Bu süreçte toplumdan hangi fedakârlık isteniyor?
Çünkü vatan adına fedakârlık isteniyorsa, vatandaşın da fedakârlığın ölçüsünü sormaya hakkı vardır.
İşte bu sorunun cevabı verilmeden:
"Terör bitecek, susun." demek yetmez.
Terör bitsin.
Ama adalet duygusu da bitmesin.
Devlete güven de bitmesin.
Toplumun vicdanı da yok sayılmasın.
Çünkü kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz.
Adalet duygusuyla da kurulur.










































