Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, Terörsüz Türkiye yasa teklifini yazdığı köşe yazısında, "Bu gerçekten terörü bitirecek sınırlı ve koşullu bir hukuk düzenlemesi mi, yoksa Türkiye’nin hukuk ve devlet yapısını sonraki adımlarla dönüştürebilecek daha büyük bir siyasi sürecin başlangıcı mı?" dedi.
Adı Çerçeve Yasa, Siyasi ve Fiilî Sonucu Örtülü Af
Türkiye günlerdir Terörsüz Türkiye adı verilen yeni süreci tartışıyor. Şimdi bu sürecin ilk somut hukuki metni kamuoyuna bugün çıktı: Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi.
Adı oldukça yumuşak:
Dayanışma, bütünleşme, kardeşlik, toplumsal barış...
Fakat bir kanunun ne anlama geldiği başlığından değil, maddelerinin doğuracağı sonuçlardan anlaşılır.
Teklifin uygulanması, terör örgütü PKK/KCK’nın fiilî varlığını sona erdirdiğinin ve kontrolü altındaki silahlarla mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, ardından bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanmasına bağlanıyor.
Dolayısıyla kanun yürürlüğe girdiği anda otomatik tahliye veya erteleme başlamayacak. Bu, metnin açık şartıdır.
Tartışma da zaten burada başlamıyor.
Asıl mesele, bu şart gerçekleştikten sonra ne olacağıdır.
Örgüte özel hukuk rejimi
Teklif genel bir infaz düzenlemesi değildir. Bütün mahkûmları, bütün terör örgütlerini veya benzer suçları kapsayan ortak bir hukuk düzenlemesi hiç değildir.
Kanun doğrudan terör örgütü PKK/KCK ve bağlantılı oluşumlar için hazırlanmıştır.
Örgütü kurma veya yönetme, örgüte üye olma, bilerek ve isteyerek yardım etme, propaganda yapma, örgüt faaliyeti kapsamında suç işleme ve örgüt lehine terörün finansmanı suçları düzenlemenin kapsamına alınmaktadır. Diğer terör örgütleriyle adli suçlar ise kapsam dışında bırakılmaktadır.
Burada sorulması gereken ilk soru şudur:
Bir hukuk devletinde belirli bir terör örgütüne özgü ceza ve infaz rejimi kurulması nasıl açıklanacaktır?
Sıradan vatandaşın, adli suçtan hükümlünün veya başka bir terör örgütünün mensubunun yararlanamayacağı özel bir sistem yalnızca terör örgütü PKK/KCK bağlantılı suçlar için kuruluyorsa, bu artık sıradan bir infaz politikası değildir.
Bu, belirli bir örgüt ve belirli bir siyasi süreç için oluşturulan istisnai bir hukuk alanıdır.
Kanun önünde eşitlik ilkesi yalnızca cezalandırmada değil, cezaların ertelenmesinde ve cezasızlık sonucunu doğurabilecek mekanizmalarda da gözetilmelidir.
Adı af değil de, sonucu ne?
Teklifin savunucuları bunun genel af olmadığını söylüyor.
Hukuki teknik bakımından bu savunma yapılabilir. Nitekim teklifin gerekçesi, suçun vasfını ve mahkûmiyet hükmünü ortadan kaldırmadığını; sınırlı ve koşullu bir infaz düzenlemesi getirdiğini savunuyor.
Fakat toplumsal ve siyasi sonuç bakımından mesele bu kadar basit değildir.
Teklif kapsamında belirli soruşturma ve kovuşturmalar beş veya on yıl ertelenecek. Erteleme süresi içinde yeni bir terör suçu işlenmezse soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığına, dava aşamasında ise düşmeye karar verilecek.
Kesinleşmiş mahkûmiyetlerde de benzer bir sistem kuruluyor.
Kapsama giren suçlardan toplam on beş yıl veya daha az hapis cezası alanların infazı beş yıl, on beş yıldan fazla hapis, müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezası alanların infazı ise on yıl ertelenebilecek. Erteleme süresi yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanırsa, kapsama giren ceza infaz edilmiş sayılabilecek.
Burada hukuk tekniğinin arkasına saklanmanın anlamı yoktur.
Bir kişi cezaevinde yatmayacaksa, soruşturması kapanacaksa, davası düşecekse ve çekmediği ceza infaz edilmiş kabul edilecekse, bunun hukuki adı tartışılabilir.
Fakat siyasi ve fiilî sonucu ortadadır.
Örtülü af etkisi.
“Af değildir, ertelemedir” demek ortaya çıkan sonucu değiştirmez.
Bir cezanın adı kâğıt üzerinde korunup fiilen uygulanmaması, toplumdaki adalet duygusunu güçlendirmez, tersine daha da zedeler.
1 Haziran 2005 ayrımı neden var?
Teklifte örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçları kapsam dışında tutuluyor. Ayrıca 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezası gerektiren suçlara istisna getiriliyor.
İlk bakışta bu hüküm, kamuoyunun en hassas olduğu ağır suçların kapsam dışında bırakıldığı izlenimini veriyor.
Fakat 1 Haziran 2005 tarihi bakımından daha ayrıntılı bir açıklamaya ihtiyaç vardır.
Neden 2005 öncesiyle sonrası arasında böyle kritik bir ayrım kurulmuştur?
2005 sonrasında işlenen ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet cezası gerektiren hangi suçlar kapsam içine girebilecektir?
Bu tarih ayrımının uygulamada kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bırakacağı açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Vekiller el kaldırmadan önce bu soruların cevabını bilmeli, kamuoyu da kimlerin bu düzenlemeden yararlanabileceğini öğrenmelidir.
Soruşturma yetkisi neden Kurul iznine bağlanıyor?
Teklifin en dikkat çekici hükümlerinden biri de yeni soruşturmalara ilişkindir.
MGK kararından önce işlenmiş ve teklif kapsamına giren suçlar hakkında, söz konusu kararın yayımlanmasından sonra soruşturma başlatılması Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki Kurulun iznine bağlanmaktadır.
Bu düzenleme basit bir usul hükmü değildir.
Cumhuriyet savcısı suç şüphesini öğrendiğinde soruşturma yapmakla görevlidir. Teklif ise belirli suçlar bakımından savcının harekete geçmesini yürütme ağırlıklı bir kurulun iznine bağlıyor.
Erteleme, düşme ve infaz kararlarını yine savcılar ile mahkemeler verecektir.
Dolayısıyla yargı yetkisinin bütünüyle Kurula devredildiğini söylemek doğru olmaz.
Ancak belirli soruşturmaların başlatılmasının siyasi-idari nitelikteki bir Kurulun ön iznine bağlanması da hafife alınabilecek bir mesele değildir.
Yarın yeni bir delil ortaya çıkarsa ne olacak?
Yeni mağdurlar ortaya çıkarsa ne olacak?
Daha önce bilinmeyen örgütsel ilişkiler tespit edilirse ne olacak?
PKK nir narko-terör örgütüdür. Narko yani uluslararası uyuşturucu trafiği kısmındaki suçlar ve ilişki ağları ne olacak?
Kurul izin vermediğinde savcı soruşturma başlatamayacak mı?
Hukuk devletinde soruşturma yetkisi siyasi sürecin, takvimin veya pazarlığın parçası hâline getirilmemelidir.
Hak yoksunluklarının kaldırılmasının yolu açılıyor
Teklifin tartışılması gereken bir başka yönü de düzenlemenin yalnızca cezaevinden çıkışla sınırlı olmamasıdır.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki Kurul, belirli sürelerin ardından soruşturma, kovuşturma veya mahkûmiyet nedeniyle doğan hak yoksunluklarının bütün sonuçlarıyla kaldırılmasını ilgili hâkimlik veya mahkemeden talep edebilecek. Kararı otomatik olarak Kurul değil, ilgili yargı mercii verecek. Beş yıllık ertelemede iki yıl, on yıllık ertelemede ise üç yıl geçtikten sonra bu talep gündeme gelebilecek.
Bu hüküm, siyasi ve kamusal haklar bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Bugün ceza ve infaz tartışılır.
Yarın siyasi yasakların, adaylık engellerinin veya kamu görevine ilişkin sınırlamaların kaldırılması gündeme gelebilir.
Dolayısıyla bu teklif yalnızca “silah bırakanların eve dönmesi” meselesi değildir. Terör suçundan mahkûm olmuş kişilerin siyasi ve kamusal alana dönüşüne imkân verebilecek bir hukuki yol da açılmaktadır.
Bu yolun kimleri, hangi hakları ve hangi koşullarda kapsayacağı kamuoyuna açıkça anlatılmalıdır.
Madde 10 neden konuldu?
Teklifin en tartışmalı hükümlerinden biri 10. maddedir.
Bu maddeye göre kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin, bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmayacaktır.
Gerekçede bunun, başta Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri olmak üzere süreci yürüten görevliler için yasal güvence olduğu belirtiliyor.
Fakat şu sorunun cevabı verilmelidir:
Kanuna ve hukuka uygun hareket edecek görevliler neden bu kadar geniş bir sorumsuzluk hükmüne ihtiyaç duymaktadır?
Hukuka uygun görev yapan kamu görevlileri genel hukuk hükümleri çerçevesinde zaten korunmaktadır. Bu nedenle ayrıca hukuki, idari ve cezai sorumluluğu bir bütün olarak dışlayan böylesine geniş bir hükme neden ihtiyaç duyulduğu açıklanmalıdır.
Bu koruma yalnızca hukuka uygun işlemleri mi kapsayacaktır?
Yetkinin aşılması hâlinde ne olacaktır?
Kanuna aykırı bir uygulama da görevin yerine getirilmesi kapsamında mı değerlendirilecektir?
Yoksa ileride tartışılacak kararların, işlemlerin ve muhtemel tavizlerin hesabının sorulmasından mı endişe edilmektedir?
“Gelecekte hesap sorulmasın diye konuldu” demek bugün için siyasi bir yorum olur. Fakat maddenin bu kadar geniş ve kategorik yazılması, bu yorumun ortaya çıkmasını kaçınılmaz hâle getirmektedir.
Hukuk devletinde sorumluluk bütünüyle ortadan kaldırılmaz, görev, yetki, sınır ve denetim açık biçimde belirlenir.
En önemli ifade: “İlk adım”
Teklifin genel gerekçesinde gözden kaçırılmaması gereken kritik bir ifade bulunuyor.
Bu düzenlemenin, süreç kapsamında öngörülen hukuki düzenlemelerin “ilk adımı” olduğu açıkça belirtiliyor.
Ayrıca uygulamada ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara göre ilave değişikliklerin veya yeni kanuni düzenlemelerin yapılabileceği ifade ediliyor.
Demek ki önümüzdeki metin nihai düzenleme değildir.
Başlangıçtır.
Bugün ceza ve infaz düzenlemesi yapılmaktadır.
Yarın hangi başlıkların gündeme gelebileceği henüz açıklanmamıştır.
Eşit vatandaşlık, anadil, yerel yönetim reformu ve demokratikleşme gibi yıllardır farklı kavramlarla tartışılan talepler bugünkü metinde bulunmuyor. Bunların teklifin kaçınılmaz devamı olduğunu söylemek de belgeye dayanmaz.
Ancak bu taleplerin sürecin sonraki aşamalarında gündeme gelip gelmeyeceği açıklığa kavuşturulmalıdır.
Çünkü metin, yeni adli, idari ve yasal düzenlemelerin mutlaka geleceğini değil fakat yapılabileceğini açıkça belirtmektedir.
Bu nedenle mesele yalnızca on iki maddelik bir kanun teklifi değildir.
Mesele, bu ilk adımın ardından hangi hukuki ve siyasi adımların gündeme getirileceğidir.
Milletvekilleri neye imza attı?
Yaklaşık 360 milletvekilinin teklife imza attığı haberlere yansıyor. Ancak tartışmanın özü sayıdan bağımsızdır.
Kamuoyunun sorması gereken soru şudur:
Bu teklife imza atan milletvekilleri metnin bütün sonuçlarını biliyor mu?
Kapsama giren cezaların çekilmeden infaz edilmiş sayılabileceğini biliyorlar mı?
Belirli soruşturmaların Kurul iznine bağlandığını biliyorlar mı?
Hak yoksunluklarının kaldırılmasına imkân veren bir yol açıldığını biliyorlar mı?
Süreci yürütenlere hukuki, idari ve cezai sorumsuzluk getirildiğini biliyorlar mı?
Metnin kendisini ilk adım olarak tanımladığını ve ilave düzenlemelerin yapılabileceğini biliyorlar mı?
Biliyorlarsa millete açıkça anlatmalıdırlar.
Meclis oylamasında oy aldıkları seçmenlerinin görüşlerini sormalılar.
Çünkü milletvekilliği, önüne konulan metne sorgulamadan imza atmak değildir. Millet adına incelemek, hesap sormak ve düzenlemenin bugün kadar yarın doğuracağı sonuçları da öngörmektir.
Barış, adaletin alternatifi değildir
Türkiye’de hiç kimse terörün devam etmesini istemez.
Hiç bir anne evlat acısı yaşamasın.
Hiç bir askerimiz, polisimiz, korucumuz, öğretmenimiz, kamu çalışanımız, vatandaşımız şehit olmasın.
Türkiye’nin kaynakları teröre değil eğitime, üretime, bilime ve kalkınmaya ayrılsın.
Bunlara kim karşı çıkabilir?
Fakat barış ile adalet birbirinin alternatifi değildir.
Terörü sona erdirmek adına hukukun eşitlik ilkesini zedelemek, kapsama giren çekilmemiş cezaları infaz edilmiş saymak, belirli soruşturmaları yürütme ağırlıklı bir Kurulun iznine bağlamak ve süreci yürütenleri geniş bir sorumsuzluk hükmüyle korumak toplumsal barışı güçlendirmeyebilir.
Tam tersine yeni bir adaletsizlik duygusu üretebilir.
Şehit ailesine “Bu af değil, erteleme” demek yeterli değildir.
Gazinin yüzüne bakıp “Ceza çekilmedi ama infaz edilmiş sayıldı” denilemez.
Sıradan bir suçtan cezaevinde bulunan vatandaşa, “Senin suçun bu siyasi sürecin parçası olmadığı için sana aynı imkân tanınmıyor” denilemez.
Devlet, terör örgütüyle mücadele ederken hukukundan vazgeçmemelidir.
Devlet büyüklüğü yalnızca suçluyu cezalandırmak değil, barışı da kurabilmektir. Fakat barışın adı cezasızlık, bütünleşmenin adı ayrıcalıklı hukuk, kardeşliğin adı siyasi pazarlık olmamalıdır.
Bu teklifin başlığına değil, doğurabileceği sonuçlara bakıldığında ortaya çıkan tablo açıktır:
Terör örgütü PKK/KCK’ya özgü, şartlı ve istisnai bir ceza ve infaz rejimi kurulmaktadır.
Adına genel af denilmiyor olabilir.
Ancak dosyalar şartlı olarak düşebilecek, kapsama giren cezalar çekilmeden infaz edilmiş sayılabilecek, hak yoksunluklarının kaldırılmasına imkân veren bir yol açılabilecek ve süreci yürütenlere geniş bir sorumsuzluk hükmü getirilebilecektir.
Bunun hukuki adı tartışılabilir.
Fakat siyasi ve fiili sonucu, millet vicdanında örtülü af olarak değerlendirilecektir.
Asıl soru şudur:
Bu gerçekten terörü bitirecek sınırlı ve koşullu bir hukuk düzenlemesi mi, yoksa Türkiye’nin hukuk ve devlet yapısını sonraki adımlarla dönüştürebilecek daha büyük bir siyasi sürecin başlangıcı mı?









































