Samsun Kent Haber köşe yazarı Temel Armutçu, Gazze'yi yazdığı köşe yazısında eleştirilerde bulunarak "Gazze konusunda hepimiz iki yüzlüyüz, hepimiz korkak, hepimiz işbirlikçi" dedi.
Samsun Kent Haber köşe yazarı Temel Armutçu, Gazze'de yaşananlarla ile ilgili kaleme aldığı köşe yazısında Gazze'de yaşlılar, kadınlar ve çocukların öldüğünü belirtti. İşte Temel Armutçu'nun Gazze'ye ilişkin o köşe yazısı.
2 milyar İslam aleminin gözü önünde Gazze'nin yaşlıları, kadınları, çocukları ve hatta bebekleri ölüyor ve hepimiz malesef gözümüzde yaş ama, dolaylı da olsa Gazze'nin katilleri ile, iş tutuyoruz.
Bir gün daha o koltuklarımızda sorgusuzca yaşayabilmek için, Siyonist emperyal şeytanlarla aynı senaryo içinde, öyle ya da böyle rol alıyoruz. Katrilyon dolarlık ekonomileri ile, dünyanın sayılı ekonomilerine sahip Arap kralları 100 katlı binaların, kral odalarında dünya gerçeklerinden kopuk gününü gün ederken, buna itiraz edecek olan yüzbinlerce müride sahip şeyhler, efendiler ise bu tip adamcıkların himayesinde, tesbih tanelerini ve dualarını güvenle çekebilmek adına, bu zulüm düzenini destekliyor.
Daha acısı kendini Gazze'nin koruyucusu, emanetçisi olarak gören bir avuç seçilmiş ise, Siyonizm'e karşı yek vücut olması gerekirken, birbirine düşüp Gazze'nin ve tüm mazlumların umudu olan yapıyı, içten çökertiyor. Yazık vallahi yazık...
Ayna kırık değil aslında! Biz kırıpta kendimizi seyrediyoruz. Ekranlar ışıl ışıl, sokaklar tıklım tıklım, kalpler ise susturulmuş siren gibi. Bir yerlerde cenaze sessizliği, bir yerlerde kasa zili. Dua ile indirim kuponu, aynı akşamın içinde yan yana duruyor; biz de bu yan yanalığın altına imza atıyor rol kapıyoruz.
Koltuklarımız yumuşak, cümlelerimiz keskin, adımlarımız ise ağır.
'Bir gün daha geçsin' diyen her nefes, başkasının ömründen çalınmış bir dakikadır. Korkumuzu 'hikmet' diye, kaygımızı 'diplomasi' diye paketliyoruz. Oysa adalet ertelendiğinde ölür; vicdan ertelendiğinde körelir. En büyük tahribat dışarıdan değil, içeriden gelir! İhtiras, makam ve kişisel hesaplar...
Malesef çok acıda olsa, bir davanın en büyük düşmanı, çoğu kez davayı taşıdığını sananların içinde saklanır.
Kulelerin tepesinde ışıklar yanıyor, aşağıda gölgeler uzuyor. Milyarların parıltısı, tek bir çocuğun karanlığını aydınlatmıyor. Tesbih taneleri ritmini bulurken, kalpler ahitlerini kaybediyor. Vaazlar çoğalıyor, yürekler küçülüyor. Unvanlar büyüdükçe sorumluluklar ufalıyor. Sözümüz çelik gibi, görünmek istiyor ama ilk esen rüzgarda bir folyo gibi bükülüyor, bir kağıt parçası gibi uçup gidiyor.
Biraz daha dürüst olalım! Her susuş bir onay, her oyalama bir ortaklıktır. Geleceğe dair yaptığımız her tüketim, tarih karşısında vereceğimiz ifadenin taslağıdır. Ben ne yapabilirim ki? cümlesi, zulmün en sevdiği ninnidir! Çünkü bizi uyutur, onu yaşatır. Bugün nefsimizin ve konforumuzun kablolarını sökmeden, yarın çocuklarımızın sorularına cevap veremeyiz.
Ve ah o emanet... Emanet'e ihanet en çok içeriden olur. Yekvücut olması gerekenler, her biri kendi gölgesine sığınırken, gök kubbenin altı soğur. Hırs, hakikatin boğazına çöktüğünde, en gür slogan bile fısıltıdan ibaret kalır. Birlik, isimler etrafında değil, ilke etrafında kurulur; ilkesiz birlik en küçük fırtınada kağıttan gemi gibi batar tağrumar olur.
Artık bahane yok. Yara kanarken pansumanı tartışmak, suya düşeni izlerken yüzme üzerine seminer vermek kadar acımasız. Elimizi kirleten parayı, aklımızı uyuşturan propagandayı, kalbimizi susturan korkuyu, bizi bizden uzaklaştıran fitneyi tek tek teşhis etmek zorundayız. Kirli tedarik zincirlerinden çekilmeden, doğrulanmış bilgiyi yaymadan, hukukun kapı tokmağını düşürürcesine ısrarla çalmadan, yardımın reklamını değil, denetlenebilirliğini önemsemeden, bu utanç defteri kapanmaz.
Korku, suskunluğun bahanesidir! Cesaret, acının tek yoldaşı. Cesaret bağırmak değildir; bedel ödemeyi göze almaktır. Bazen bir alışkanlığı bırakmaktır, bazen bir imzayı geri çekmektir, bazen bir kapıyı yüz kez çalmaktır. Her gün bir tuğla sökmeden duvar yıkılmaz. Her gün bir gölgeyi dağıtmadan sabah olmaz.
Yazık demek kolay. Yazığı durduran, konforun fişini çekip sorumluluğun fişini takmaktır. Bugün değilse ne zaman? Sen değilsen kim? Tarih, hafızası kuvvetli bir katip: İsimleri, tercihleri, mazeretleri tek tek kaydediyor. Bir gün dünya serüveni bittiğinde, o yazgı defteri açıldığında, dünya sürgününde ahıret başlığımızı biz yazmış olacağız:
Şahit mi olduk,
ortak mı olduk,
kul mu?










































Şimdi meşgulüz, Bizans oyunlarından sıra gelmiyor?