Samsun Kent Haber köşe yazarı Temel Armuçu, Federe devlet sinyali verildiğini yazdığı köşe yazısında, "Federe devlet sinyali veriliyor. Menfaat ve korkuları uğruna bu duruma ses etmeyenler bilsin ki, bu hepimizi tarih sahnesinden silme tuzağıdır" dedi.
Tarih, sadece geçmişin bir kaydı değil; bugününü okuyamayanın yarınını da kaybedeceği bir aynadır. Biz, Orta Asya’nın bozkırlarından kopup gelen 5.000 yıllık kadim bir devlet geleneğinin evlatlarıyız. İslam ile şereflendikten sonra milletimiz, 1071’de Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya ahlak, maneviyat ve adaleti getirmiş; bu sac ayağı üzerinde yükselen o kadim medeniyet, tüm dünyaya hükmeden bir süper devlet olarak, tarih sahnesindeki yerini almıştır. 1453’te İstanbul ile çağ kapatıp çağ açan ve 24 milyon kilometrekarelik coğrafyada, bu kutlu adaleti nakşeden Osmanlı, bizim özümüzdür.
Ancak Osmanlı 1. Dünya Savaşı’nda yıkılırken; Anadolu işgal edilmiş, çevresindeki tüm coğrafya cetvelle çizilen suni sınırlarla, Siyonist emperyal ve şeytani aklın kontrolündeki, kukla devletlere bölünmüştü. O gün Sevr ile bizi haritadan silmek istediler. Ancak o imkansızlık içinde küllerinden doğan bu millet, Lozan’ın tüm hatalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş, emperyal güçlere varlığını tescil ettirmiş ve tüm İslam coğrafyası için o karanlık kuşatmayı delen bir oksijen çadırı olmuştur.
Siyonist, emperyal ve şeytani akıl, o gün dayatılan Sevr’i yırtıp attığımızı görünce vazgeçmedi. Sadece 100 yıllık bir erteleme sürecine girdi. Bugün yaşadığımız her türlü fitne, etrafımızda yakılan ateş çemberleri, o yarım kalan yok etme projesinin, yani 2. Sevr’in uygulanmasından başka bir şey değildir.
İşin özüne gelirsek; Devlet bir araç, bürokrasi ve siyasiler hostes, millet ise bu aracın yolcusudur. Unutulmamalıdır ki; şoför koltuğundaki iktidarın yetkisi sınırsız, rotası keyfi değildir. Eğer şoför rotayı Siyonist, emperyal ve şeytani aklın çizdiği, uçuruma doğru kırmaya kalkarsa, eğer hostesler bürokrasi ve siyasiler bu oyuna çanak tutarsa, eğer Yolcular yani Millet şuurlanmaz ve gerçekleri görmezse; o araç sadece yoldan çıkmaz, içindeki tüm medeniyet mirasıyla birlikte, tarihe gömülür. Millet, bu aracın sahibi ve yolcusu olarak; iktidarı ve tüm kademeleri "Bu yol bizi uçuruma götürür, rotayı hakikate çevirin" diyerek uyarmakla mükelleftir.
Bugün en büyük tehlike; Siyonist, emperyal ve şeytani aklın kurduğu bu senaryoları, milletin görmesini engelleyen suni iç çekişmelerdir. Bu kısır döngüyü kırıp, bizi birbirimize düşüren siyasi körlüğü ortadan kaldırarak; iktidarından muhalefetine kadar, tüm milleti bu büyük oyuna karşı tek yürek haline getirmek hepimizin asli görevidir.
Son olarak hatırlatmak isterim ki; Anadolu, bin yıllık geçmişiyle tüm etnik kökenlerin etten, kemikten, ruhtan ve bedenden bir bütün olduğu; etin kemiğe bürünüp tek bir millet olgusuyla yaşandığı, kadim bir vatan toprağıdır.
Bugün özgürlükler, dil, din ve ırk diyerek bu bin yıllık birliği parça pinçik etmeye çalışanlar, el altından federe devlet sinyali verenler, maalesef bu karanlık aklın, ta kendisidir.
Aklı karışan, üç günlük menfaatler ya da korkuları uğruna bu karanlık akla kulak veren, gönlü kayan kardeşlerime diyorum ki; el altından size sunulan federe devlet hayali, bir hak değil; hepimizi tarih sahnesinden silme tuzağıdır. Ve bu şerefli medeniyetten, hangi sebeple olursa olsun ayrışıp, bölünmeye çalışanlar; aslında en büyük ihaneti kendi etnik yapılarına yapmaktadırlar. Eğer emperyal siyonist yapının dayattığı bu ayrışma tohumları yeşerirse, eğer bu bölünme gerçekleşirse; Anadolu’da bugün var olan o bin yıllık medeniyetin hiçbir kültürü, hiçbir dili, hiçbir ırkı ayakta kalamayacak. Hepsi bu emperyalist karanlığın içinde yok olup gidecektir. Rotamız özümüz, pusulamız hakikat olsun.











































Bakın, geçen gün her yerde bunu söyledim. Bugün yine söylüyorum, yarın da söyleyeceğim. Yıllardır benzer şeyleri söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim. Söylediklerimi dinleyenler zaten ifadelerimle ilgili olumlu geri dönüşler yaptılar. Bu yüzden her zaman söylemeye devam edeceğim. Söylediklerim ve söyleyeceklerim her daim benzerdir. Açık konuşuyorum: Söylemlerim, daha önce söylediklerimden farklı olmadığı için söylediklerim ve söylemeyi düşündüklerim aslında söylenmemiş şeylerdir.
Şu unutulmamalıdır, Türk milletinin dünyada dost diyebileceği, güvenip sırtını yaslayabileceği çok az sayıda ülke vardır bunlarda sınır komşularımız değildir, Müslüman ülkeler de bize dost değildir, emperyal ülkelerin zaten niyeti ve hedefi yüz yıllardır bellidir, kısaca biz bize yetmemiz lazımdır, uyanık olmamız lazımdır hiç bir zaman rehavet içerisinde.olmamamız lazımdır, kısaca biz Türk milleti olarak çok uyanık olmamız gerekir.
Sabırla okunursa, tarafsız bakılırsa güzel yerden yakalanmış bir yazı... Dostum boşa kürek kol yorar. Seni burda anlayan olmaz. Benden demesi.
İşte böyle... Anlatması aylar sürebilecek kadar uzun, ama aslında yaşandığında göz açıp kapayıncaya kadar biten, üzerine çokça konuşulabilecek ama ne söylenirse söylensin hep bir şeylerin eksik kalacağı, o tuhaf, o eşsiz anlardan biriydi...
Çevredeki o olağan sesler yavaş yavaş anlamsız bir uğultuya dönüşürken, bunun içsel bir sorgulama mı yoksa sadece sıradan bir zihin dalgalanması mı olduğunu hala, bunca yıl sonra bile tam olarak çözemediğim o derin boşluğun içine doğru sürüklendim. Adımımı nereye atacağımı biliyordum ama sanki görünmez bir bariyer her şeyi askıya almıştı. Velhasıl kelam; o gün orada yaşananlar, o saniyelerin bana hissettirdiği o derin, o tarifsiz ve bir o kadar da anlaşılmaz karmaşa, hayatın ve insan algısının aslında ne kadar büyük bilinmezlerle dolu olduğunu bana bir kez daha kanıtlamış oldu. Üzerinden onca zaman, onca olay geçmesine rağmen, ne zaman durup o anı düşünsem, hep aynı cevapsız sorular, hep o aynı tanıdık ama bir o kadar da yabancı his zihnimin duvarlarında yankılanmaya devam ediyor.
Etrafımdaki nesnelere, yoldan gelip geçen insanlara, hatta havada uçuşan toz zerrelerine bile bambaşka, daha önce hiç deneyimlemediğim bir gözle bakıyordum o an. Olayın asıl can alıcı noktasına gelmeden önce şunu özellikle altını çizerek belirtmem gerekiyor ki; bağlamı ve o anki ruh halimi tam olarak anlamadan o saniyeleri kavramak inanın çok güç. Çünkü insan zihni öyle karmaşık, öyle girift bir labirent ki, bazen kenarda köşede kalmış en ufak bir detay, yıllar sonra içinden çıkılmaz, devasa bir anı yumağına dönüşebiliyor. Neyse, lafı daha fazla uzatıp da konuyu asıl odak noktasından uzaklaştırmadan tekrar o güne, o spesifik ana döneyim. İşte tam o saniye, sanki dünyadaki bütün mekanizmaların bir anlığına duraksadığını hissettim. Biliyorsunuz, zaman algısı son derece görecelidir ve bazen kısacık anlar, insanın üzerine saatlerce düşünüp sayfalarca yazı yazabileceği kadar genişleyebilir. Benim orada, tam o noktada yaşadığım da eksiksiz olarak buydu.
Aklıma gelen bir olayı anlatmak istiyorum. Evet, bundan yıllar önceydi... Tam olarak hangi yıldı, mevsimlerden neydi şu an inanın zihnimde net bir yere oturtamıyorum ama o hissi, o havayı çok iyi hatırlıyorum. İnsan bazen geçmişe dönüp baktığında bazı anların neden orada, o şekilde donup kaldığına anlam veremez ya, işte tam da böyle bir şey. O gün, sokağın köşesinden dönerken miydi, yoksa sadece pencereden dışarıya bakarken mi tam emin değilim, bir şeylerin farklı olduğunu hissetmiştim. Aslında dışarıdan bakıldığında olağandışı hiçbir şey yoktu, her zamanki o sıradan günlerden biriydi belki de ama benim içimde adını koyamadığım, tarifi gerçekten imkansız bir tuhaflık uyanmıştı.