İnsancıklar
Fyodor Dostoyevski’nin eski bir kitabını anlatmayacağım.
Ama o kitabın anlattığı insan halini anlatacağım.
İnsancıklar, Dostoyevski’nin ilk romanıdır.
Ve gariptir; ilk roman olmasına rağmen, sonradan yazacağı her şeyin çekirdeğini taşır.
Bu kitapta büyük olaylar yoktur.
Devrimler yoktur.
Cinayetler, kahramanlıklar yoktur.
Ama insanın içten içe çatlaması vardır.
Yoksulluk vardır ama bağırmaz.
Aşağılanma vardır ama isyan etmez.
İnsan, başına gelenleri anlatırken bile özür diler.
Dostoyevski’nin insancıkları, açlıktan çok yok sayılmaktan incinir.
Ve bu hal,
sadece 1800’lere ait değildir.
Bugün de farklı değil.
Bugün kimse büyük trajediler yaşamıyormuş gibi görünüyor.
Herkes hayatta.
Herkes bir şekilde “idare ediyor.”
Ama insanlar küçülüyor.
Hakkını isterken sesi kısılıyor.
İtiraz ederken mahcup oluyor.
Yaşadığı yoksulluğu bile utanarak anlatıyor.
Ve en kötüsü şu:
İnsan, kendi hayatını değersiz görmeye başlıyor.
İnsancık olmak tam da budur.
İnsancık olmak;
hayatın sana biçtiği dar role razı gelmektir.
“Ben zaten buyum” demektir.
Daha fazlasını istemeye hakkın olmadığını kabullenmektir.
Çünkü yoksulluk yalnızca bir hâl değildir;
bir süreçtir.
Yoksulluk;
utançla gelir,
minnetle yerleşir,
sessizlikle kalıcı olur.
Ama bir de yoksunluk vardır.
Yoksunluk, yokluk değildir.
Daha sessizdir.
Daha derindir.
Yoksunluk, insanın hayattan azar azar çekilmesidir.
İlk giden şey para değildir.
İlk giden şey seçme hakkıdır.
İnsan, neyi isteyebileceğini unutmaya başlar.
Sonra neye itiraz edebileceğini.
En sonunda da neye layık olduğunu.
Kimse kapıyı çarpmaz.
Hayat sessizce daralır.
Geriye yaşamak değil,
idare etmek kalır.
Yoksulluk insanı zorlar.
Yoksunluk insanı küçültür.
Ve en tehlikelisi şudur:
Yoksulluk konuşulur.
Yoksunluk normalleştirilir.
“Alışın.”
“Şükredin.”
“Başka ülkelerde daha kötü.”
Bugün;
bir emeklinin hayattan beklentisi düşürülüyor.
Bir gencin hayali küçültülüyor.
Bir kadının sesi törpüleniyor.
Sonra da deniyor ki:
“Bak, kimse ölmedi.”
Oysa insan, bazen yaşarken de eksilir.
Dostoyevski bunu 1800’lerde yazdı.
Ama asıl ürkütücü olan şu:
Biz hala aynı insanlarız.
Kitabı anlatmayacağımı söylemiştim.
Çünkü mesele bir roman değil.
Mesele, bunun bir tesadüf olmaması.
Bu bir düzen.
İnsanların hayalleri küçültülüyorsa,
beklentileri törpüleniyorsa,
şükür bir erdem,
“itiraz” bir ayıp haline geliyorsa...
Bu, bireysel bir çöküş değildir.
Bu, sistemli bir alışma halidir.
Çark dönüyor.
İnsan ezilmiyor sadece.
İnsancıklaştırılıyor.









































Kalemin daim olsun.
Valla ne yazarsanız yazın bu memlekette vurduymazlik felaket?