Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, İran’da bin yıllık Türk Devlet aklının nasıl tasfiye edildiğini yazdı.
İran tarihini insanlar genelde tek bir fars kimliği etrafında ve dar bir çerçeve sunar. Bu çerçeveye bakıldığında, İran sanki binlerce yıldır kesintisiz biçimde bir “Fars devleti” olarak var olmuş, çevresindeki her unsur bu merkezin etrafında gibidir.
Oysa tarih, bilinenin tam aksidir.
İran coğrafyası, yaklaşık bin yıl boyunca Türk hanedanlar tarafından yönetilmiştir. Bu dönem, geçici bir ara safha değil, İran tarihinin ana omurgasıdır.
10. yüzyılda Gaznelilerle başlayan süreç, Büyük Selçuklu Devleti ile kurumsal bir imparatorluk aklına kavuşmuş; Selçuklu sonrası İlhanlılar döneminde Türk-Moğol askeri yapısı İran coğrafyasına hakim olmuştur. Ardından Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen birliktelikleri ve varlıkları, İran’ın kuzey ve batı bölgesinde devletleşmiş, Safevilerle birlikte İran tarihinde ilk kez bugünkü sınırlarına yakın, güçlü ve merkezi bir devlet ortaya çıkmıştır.
Safeviler yalnızca bir hanedan değil, İran devletinin modern anlamda kurucu gücüdür. Bu devletin kurucu kadrosu Türk’tür, ordusu Türkmenlerden oluşur, saray dili Türkçedir. Afşar Hanedanı döneminde Nadir Şah, İran’ı yeniden büyük bir askeri güç haline getirmiş. Kaçar Hanedanlığı ise yaklaşık 130 yıl boyunca İran’ı yöneten son Türk hanedanı olmuştur.
Bu tablo, İran’daki Türk hakimiyetinin bin yıllık sürekliliğini göstermektedir.
Ancak mesele yalnızca “kim yönetti” meselesi değildir. Asıl önemli olan, nasıl bir devlet geleneğinin inşa edildiğidir.
Bu Türk hanedanları İran’ı hiçbir zaman etnik bir Türk devleti olarak yönetmedi. İran, bir etnik kimlik devleti değil, bir çok etkin yapıdan oluşan bir imparatorluk olarak idare edildi. Türk askeri yapılanması ordunun ve iktidarın omurgasını oluştururken, Fars bürokrasisi devletin idari ve kültürel sürekliliğini sağladı. Sarayda Türkçe konuşuldu, devlet yazışmaları Farsça yapıldı. Aşiret, ordu ve merkez arasında hassas bir denge kuruldu. “İran” kavramı, bir etnisitenin değil, bir coğrafyanın ve devlet fikrinin adıydı.
Bu düzen kusursuz değildi ama işliyordu. Ta ki 20. yüzyılın başına kadar.
1925 yılı, İran tarihinde yalnızca bir hanedan değişikliği değildir. Bu tarih, bin yıllık Türk devlet geleneğinin askeri bir darbeyle kesintiye uğratıldığı dönüm noktasıdır.
Rıza Şah Pehlevi, İngiliz desteğiyle yükselmiş bir subay olarak, Türk kökenli Kaçar Hanedanlığını zorla devirmiş, meclisi baskı altına almış ve kendisini şah ilan ederek Pehlevi monarşisini kurmuştur. Bu bir “taht devri” değil, açık bir darbe ve rejim değişikliğidir.
Kaçarlar, İran Türkleri açısından sıradan bir hanedan değildir. Kaçarlar, İran’da Türk egemenliğinin son siyasal temsilidir. Bu hanedanın tasfiyesiyle birlikte yalnızca bir aile değil; bir devlet geleneği, bir tarihsel süreklilik ve bir siyasal denge de yıkılmıştır.
Rıza Şah Pehlevi’nin iktidara gelişiyle birlikte İran, imparatorluk aklını terk edip merkezinde Fars etno-milliyetçiliği olan model uygulanmıştır.
Bu nedenle önce hafızayla hesaplaşılmıştır. Safeviler Farslaştırılmış, Kaçarlar itibarsızlaştırılmış, Türk hanedan mirası ya yok sayılmış ya da “geri kalmışlık” etiketiyle silikleştirilmiştir. Türkçe kamusal alandan dışlanmış, İran coğrafyasındaki Azerbaycan (Güney Azeybaycan) Türkleri başta olmak üzere Türk unsurlar devletin kurucu bileşeni olmaktan çıkarılıp potansiyel tehdit olarak görülmeye başlanmıştır.
İran tarihinde ilk kez Türk kimliği ile İran kimliği karşı karşıya getirilmiştir.
Bu, tesadüf değil; bilinçli bir kimlik mühendisliğidir.
1979’da Pehlevi rejimi devrildiğinde, birçok kişi merkezinde Fars etno-milliyetçiliği olan modelin sona ereceğini düşündü. Ancak Humeyni önderliğinde kurulan molla rejimi, bu beklentiyi boşa çıkardı.
Yeni rejim, Pehlevi modernleşmesini reddetti ama onun merkezi ve baskıcı devlet reflekslerini aynen devraldı. Bu kez sahneye Şii İslam’a özgü bir yönetim doktrini olan Velayet-i Fakih doktrini çıktı. Devlet, askeri ve sivil elitlerin elinden alınıp ruhban sınıfına teslim edildi.
Bu düzen, Türk devlet geleneğini geri getirmedi. Aksine, Pehlevi döneminde zaten tasfiye edilmiş olan askeri ve siyasal yönetim yapısının kalan izlerini de ortadan kaldırdı. Şiilik, Safevi dönemindeki gibi birleştirici bir devlet mezhebi olmaktan çıkarılıp, toplumu denetleyen toplu bir ideolojik aygıta dönüştürüldü.
Etnik meselelerde görünürde yumuşak, gerçekte katı bir merkezi yapı sürdürüldü. Fars kimliği bu kez milliyetçilikle değil, din kisvesi altında yeniden tahkim edildi. Türkçe yine kamusal dil olamadı. Çoklu etnik yapı yine tehdit olarak algılandı.
Sonuçta, Türk devlet geleneği önce Pehlevi darbesiyle, sonra molla rejimiyle iki aşamada tasfiye edildi.
İran’da bin yıllık Türk hakimiyeti İran devlet aklının şekillenmesinde belirleyici olmuş, imparatorluk geleneğini ayakta tutmuştur. Ancak bu gerçek, önce Pehlevi monarşisi, ardından Humeyni’nin din eksenli teokratik rejimi tarafından sistemli biçimde unutturulmuştur.
Bugün İran’ın yaşadığı siyasal, toplumsal ve jeopolitik krizlerin önemli bir kısmı da buradan kaynaklanmaktadır. Tarihinden kopan devletler, geleceğini sağlıklı kuramaz. Kimliğini bastırarak birlik inşa edemez.
İran, bu gerçeği ne kadar geç fark ederse, bedel o kadar ağır olacaktır.










































Bırakın şu başka memleketlerine kendi memleketimizin sorunlarını çözelim?