Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, Ortadoğuyu yazdığı köşe yazısında "Ortadoğu tam bir bataklık! Yaradan'ın yapamadığını biz mi yapacağız! Ortadoğu, Kutsalın Göğsünde Kanlı Bir Tarih" dedi
Ortadoğu!
Bilinen tüm peygamberler, kutsal kitaplara göre bu bölgeye gönderildi. Bu topraklarda ne vahiylerle huzur buldu ne insanlık ders aldı. Dünyada ilk cinayet, ilk kardeş kavgası bu topraklarda yaşandı. Habil, Kabil’i öldürdü. İlk kan, kıskançlığın kurbanıydı. İnsanlık daha konuşmayı yeni öğrenirken, öldürmeyi başardı!
Yaradan denizi yardı, Hz. Musa’nın kavmini kölelikten kurtardı. Dağlardan su fışkırttı, çölde onları susuz bırakmadı. Ama onlar döndü, altın buzağıya taptılar, putlara secde ettiler. Yaradan'ın mucizelerine şahit oldular ama yine de putlara secde ettiler.
Lut Kavmi, fıtratın sınırlarını zorlayarak kendi azaplarını davet etti.
Kız çocukları diri diri toprağa gömüldü. Kadın pazarı kurdular, cariyeliği ibadet gibi meşrulaştırdılar. Köle pazarı kurdular, insanın insana kulluğunu hüküm haline getirdiler.
Babil halkı göğe meydan okuyarak kule inşa etti. Yaradan, dillerini karıştırarak gururlarını yerle bir etti. Kibirle yükselen kule, lanetle yıkıldı.
Hz. Süleyman’ın mührü kayboldu. Kudüs, peygamber mirasına ağıt yaktı.
Tahtlar için ilahi adalet ayaklar altına alındı. Taşlar bile ağladı, çünkü adalet susmuştu.
Yaradan’ın elçisi Hz. İsa’yı çarmıha germediler mi?
“Barabbas’ı serbest bırakın!” diye bağırıp, bir peygamberi bir suçluyla takas ettiler.
Mesih’i taşladılar, bilgeleri ateşe attılar. Kurtarıcısını taşlayan halk, sonra özgürlük için ağıt yaktı.
İslam adaletle doğdu, kardeşlik çağrısıyla yayıldı. Ama çok geçmeden aynı çöküş yeniden başladı. Din mezheplere bölündü. Hz. Ali ile Hz. Ayşe karşı karşıya geldi. Sahabeler bile aynı safta duramadı.
Kerbela’da, Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin susuz bırakıldı. “Müslümanım” diyen Yezid’in ordusu tarafından şehit edildi. Kellesi mızraklara takıldı, ümmet utanca gömüldü. Peygamber soyunun kanı, hilafetin saraylarına sıçradı.
Yemen çöllerinde Sahabelerin torunları kılıçtan geçirildi. Emevîler, kılıcı kutsallaştırdı; mezhep kisvesiyle zulmü sürdürdü. Söz bitti, kılıç konuştu.
İktidar, Yaradan’ın emirlerinin önüne geçti.
Haçlılar, “kutsal toprakları kurtarıyoruz” diyerek geldiler. Kudüs’ü çocuk cesetleriyle doldurdular. Yaradan’ın adına gelenler, ganimet için sokakları kana buladı.
Dicle’ye kan ve mürekkep karıştı. İlim sustu, barbarlık konuştu. Bağdat’ın kütüphaneleri yakıldı, medeniyet küle döndü. Ortadoğu cehalete terk edildi.
Halifeler, padişahlar, emirler...
Hepsi “Yaradan’ın gölgesiyiz” dedi.
Ayet bozuldu, fetva icat edildi; din, kılıcın hizmetine verildi
Papazlar günahı parayla affetti.
Mollalar saraya taşındı.
Hahamlar krallara kul oldu.
Kutsal olan her şey, taht ile ticaret arasında ezildi.
Petrol fışkırdı ama ne azgınlık durdu ne gözyaşı. Batı, petrolü aldı; Doğu, birbirini boğazladı. “Cihad” diyerek Müslüman, Müslüman’ı katletti.
Öldüren “Allahu ekber” dedi, öldürülen “Kelime-i Şehadet” getirdi.
Kudüs’e ağıt yakanlar, Filistinli çocukların cesetlerini siyasete perde yaptı.
Mazlumun duası unutuldu. Mescid-i Aksa’yı ağlatanlar, “Kudüs sevdalısı” geçinen tiranlardı. Yaradan’ın adıyla başlayanlar, mazlumun boynuna pranga vurdular.
Dünya petrolünü çaldı, kalanlar fitnesini din ve mezhep diye pazarladı.
“Cihad” diyerek kutsalı menfaate sattılar. Hâlâ her gelen “kurtarıcıyım” diye geliyor; önce kendi hazinesini kurtarıyor.
Ortadoğu! Tam bir bataklık...
Yaradan’a isyan etmiş, kardeş kavgasını, azgınlığı, sapkınlığı, ahlaksızlığı, cahilliği durdurmak için gönderilen binlerce peygamberin ve kutsal kitapların adam edemediklerini, biz mi adam edeceğiz?
Önümüze bakalım. Bu bataklığa bir kez daha saplanmayalım. Bu topraklara merhametle değil, menfaatle gelenlerin kaderi hep aynıdır: Bataklık yalnızca kurbanı değil, kurtarıcıyı da yutar. Ve Ortadoğu, bugüne dek gelen her “kurtarıcıyı” kanla ağırladı.
Ne buyuruyor Yaradan?
“Allah bir topluluğun durumunu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Rad, 11)
Yaradan’ın elçileri ve kitaplarının yapamadığını biz mi yapacağız?









































Peygamberlerin, kitapların düzeltemediği bu bataklıkta biz ne yapabiliriz ki? Belki de ilk adım, bu topraklarda dökülen her damla kanın, feryat figanın farkına varmak olmalı. Kerbela'da susuz ölen Hz. Hüseyin'in ahını, Gazze'de bombalarla parçalanan çocukların çığlıklarını duymak... Kudüs'ün taşlarının ağlayışını, Bağdat'ın kütüphanelerinin yanışını hissetmek... Belki o zaman, bu bataklıktan çıkmanın yolunu bulabiliriz. Çünkü Ortadoğu'nun kurtuluşu, önce kendi içimizde başlayacak bir devrimi gerektiriyor. Tıpkı Hz. Musa'nın kavminin putperestlikten vazgeçmesi gibi, bizim de hırslarımızdan, iktidar tutkumuzdan, kardeş kanı dökmekten vazgeçmemiz gerekiyor.
Tarih bize gösterdi ki, bu topraklara merhametle değil de menfaatle gelenlerin sonu hep hüsran oldu. Bataklık, sadece kurbanı değil kurtarıcıyı da yuttu. Hz. Süleyman'ın mührü kaybolduğunda, tahtlar için ilahi adalet ayaklar altına alınmıştı. Bugün de petrol ve iktidar hırsı, adaletin sesini boğuyor. Yaradan'ın "Allah bir topluluğun durumunu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez" ayeti, Ortadoğu'nun kaderini özetliyor.
Kerbela çölünde Hz. Hüseyin'in susuz dudaklarından dökülen son sözler, Yezid'in ordusunun at nalı sesleri arasında kayboldu. Peygamberin torununun kesik başı, mızrakların ucunda bir zafer nişanesi gibi taşındı. Ümmet utanca boğuldu. Bugün Ortadoğu denilen bu bataklıkta, petrolün kara sularına insanlık boğuluyor. Batı, petrolü alırken Doğu kendi çocuklarını yiyor. "Allahu ekber" nidalarıyla birbirine kılıç çeken Müslümanlar, öldürdükleri kardeşlerinin son nefesinde "Kelime-i Şehadet" getirdiğini duymuyor. Filistinli çocukların cesetleri, siyasetin soğuk hesaplarına kurban ediliyor. Mescid-i Aksa'nın gözyaşları, "Kudüs sevdalısı" geçinen tiranların ayakları altında eziliyor.
Ortadoğu denilen bu topraklar, insanlığın ilk gözyaşlarını döktüğü, ilk kanını akıttığı, ilk ihanetini gördüğü yerdir. Habil'in Kabil'e kardeş eliyle attığı taş, sadece bir kafatasını parçalamadı, insanlığın masumiyetini de paramparça etti. Yaradan'ın mucizelerine şahit olan Musa'nın kavmi, altın buzağıya taparken aslında kendi zaaflarına secde ediyordu. Lut kavmi, fıtratın sınırlarını o kadar zorladı ki, gökyüzünden yağan ateş onları helak ettiğinde, arkalarında sadece bir tuz sütunu kaldı. Bu topraklar, peygamberlerin gözyaşlarıyla sulanmış, şehitlerin kanlarıyla yoğrulmuştur.Kudüs'te taşlar ağlarken, Mescid-i Aksa'nın duvarlarına sinen feryatlar asırlardır dinmedi. Haçlılar, "kutsal toprakları kurtarıyoruz" diyerek geldiklerinde, sokakları çocuk cesetleriyle doldurdular. Bağdat'ın kütüphaneleri yakıldığında, Dicle Nehri'nin suları mürekkeple karıştı. İlim sustu, barbarlık konuştu.