ABD’nin PKK/SDG Defteri Trump’la Birlikte Şimdilik Kapandı Görünüyor.
ABD’nin Suriye’de rotasını PKK uzantısı SDG/YPG’den Şam’daki merkezi yönetime çevirmesi, basit bir aktör değişimi değildir. Bu tercih, ABD’nin Ortadoğu’da geçici denge arayışlarını bırakıp, sonuç almaya dönük daha sert bir evreye geçtiğinin işaretidir.
Meselenin merkezinde ise tek bir güncel dosya vardır: İran.
Bugün İran, hem içeride hem bölgede zayıflamış bir tablo sunuyor. Toplumsal baskıyı ayakta tutmak için sınırsız şiddete başvuran bir rejim görüntüsü, ABD ve İsrail açısından sadece bir insan hakları sorunu değil; öngörülemez bir güvenlik riski anlamına geliyor.
Kendi halkına karşı bu kadar sertleşebilen bir yönetimin, dış tehditler karşısında rasyonel kalacağına dair inanç ciddi biçimde aşınmış durumda. Bu nedenle İran dosyası artık ertelenen bir sorun değil, çözülmesi gereken merkezi bir mesele haline gelmiş bulunuyor.
ABD’nin Suriye tercihini anlamak için buraya bakmak gerekiyor.
ABD için SDG, sahada alan tutabilen, işlevsel ama devlet olmayan masraflı bir aktör. İran’ın Irak’tan Lübnan’a uzanan kara bağlantılarını kesmek, sınırları, hava sahasını ve bürokrasiyi kontrol eden bir devlet gücü gerektiriyor.
ABD bu noktada net bir sonuca vardı: İran’ı çevrelemek için SDG yeterli değil.
Şam ise bu kapasiteye sahip. Üstelik bugün Suriye’de iktidarda olan yapı, ideolojik ve tarihsel olarak sert bir İran karşıtlığı taşıyor.
Bu kadrolar, iç savaş boyunca İran ve Hizbullah’la sahada çatışmış, ağır bedeller ödemiş aktörler. İran onlar için bir rakip değil, varoluşsal bir düşman. Bu açıdan bakıldığında, Saddam Hüseyin hariç tutulursa, Arap dünyasında İran’a karşı bu denli açık ve tavizsiz bir çizgiye sahip başka bir yönetim bulmak zor.
Suriye’nin bu eksen değişimi, zincirleme sonuçlar üretiyor. Hizbullah için Suriye’nin kaybı, yalnızca bir müttefik kaybı değil; lojistik nefes borusunun kesilmesi anlamına geliyor.
İran’dan Lübnan’a uzanan ana hat çöktükçe Hizbullah giderek yerel ve savunmacı bir aktöre sıkışıyor. Benzer bir daralma Yemen’de Husiler için de geçerli. Irak cephesinde ise Tahran’dan Beyrut’a uzanan kara hattının fiilen kopması, İran yanlısı Şii Haşdi Şabi gibi yapıların bölgesel iddialarını törpülüyor.
ABD açısından Şam’la çalışmanın bir başka avantajı daha var bu da Türkiye, Körfez ülkeleri ve İsrail’le daha uyumlu bir İran karşıtı hat kurabilmek. SDG merkezli bir Suriye politikası, bu başkentlerin tamamında yapısal gerilim üretiyordu. Şam’la ilerlemek ise ABD için daha sade, daha az maliyetli ve daha sürdürülebilir bir zemin sunuyor.
Sonuç olarak ABD, SDG ile alan yönetmeyi değil; Şam’la düzen kurmayı tercih etti.
Bu karar, Ortadoğu’da geçici denge oyunlarının sona erdiğini gösteriyor. Suriye artık bir iç savaş sahası değil; İran’ın bölgesel nüfuz mimarisinin çözüldüğü jeopolitik menteşe haline gelmiş durumda. Bu dönüşüm yalnızca Suriye’yi değil, Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyecek.
Ortadoğu, daha sert, daha sade ve sonuç almaya odaklı yeni bir döneme giriyor. Ve bu dönemin kilit taşı Şam görünüyor.
Bu tabloyu tamamlayan bir diğer unsur ise Trump’ın SDG/PKK dosyasına dair sözleri. Trump’ın açıklamaları, diplomatik bir dilin ürünü değil; doğrudan bir stratejik itiraf niteliğinde.
Trump’ın sözleri üç temel gerçeği açık biçimde ortaya koyuyor.
Birincisi, SDG romantizminin bittiği gerçeği.
“Kürtleri melek gibi gösteriyoruz. Onlar melek değiller” ifadesi, Washington’un yıllardır inşa ettiği “ahlaki müttefiklik” anlatısının bilinçli şekilde geri çekildiğini gösteriyor. Trump, PKK ile IŞİD’i aynı sertlik düzleminde anarak, SDG’nin masum bir terörle mücadele ortağı değil; sert ve kontrol edilmesi zor bir silahlı yapı olduğunu söylüyor.
İkincisi, ilişkinin ideolojik değil, parasal olduğu gerçeği.
“Onlara çok para ödedik” vurgusu kritik. Trump açıkça şunu söylüyor: Bu bir değer ortaklığı değildi, taşeronluk ilişkisiydi. Ortak gelecek yoktu, ortak ideoloji yoktu; ücret karşılığı sahada iş görme vardı. Bu bağ kopunca, ABD’nin SDG’yi savunmak için elinde tutabileceği tek bir stratejik gerekçe de kalmıyor.
Üçüncüsü ise ABD’nin sahadan çekildiği gerçeği.
“Türkiye ve Suriye arasındaki bir savaşa dahil olmayacağım” cümlesi, ABD’nin Suriye’de askerî garantörlük rolünü bıraktığının açık ilanı.
Mesaj net: Türkiye–Suriye hattı ABD’nin meselesi değil. Kürtler kendi başlarının çaresine bakacak. ABD artık hakem değil.
Bu, SDG açısından belki de en kritik kırılma.
Trump’ın sözleri, sahada ve diplomasi kulislerinde zaten görülen tabloyu resmileştiriyor:
SDG artık ABD için vazgeçilmez değil. İran dosyasında stratejik bir değeri yok. Washington, devletle çalışmayı tercih ediyor ve bu nedenle Şam yeniden muhatap alınıyor.
Bu bir öfke patlaması değil. Bu, bir yön değişiminin kamuoyuna ilanı.
Trump’ın söylediği şey aslında çok basit:
“Kürtler melek değil. PKK sert. Onlarla çalıştık çünkü işimize yaradı ve parasını ödedik. Artık işimize yaramıyorlar.”
Bu kadar!
Bu cümleler, ABD’nin SDG’yi ahlaki bir müttefikten çıkarıp taktik bir yük olarak görmeye başladığının açık fotoğrafıdır. Ve bu fotoğraf, Şam merkezli yeni bölgesel denklemle tamamen uyumludur.









































