Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, Terörsüz Türkiye süreci ile ilgili yazdığı yeni köşe yazısında "Terörsüz Türkiye süreci, silahlar sussun diye devlet mi değişiyor? Bu sürecin sonunda Türkiye’ye ne olacak?" dedi
Türkiye’de son dönemde yeni bir çözüm süreci alelacele devreye sokuldu: Terörsüz Türkiye.
Kim karşı çıkabilir?
Kim 'istemiyoruz' diyebilir?
Ülke adına 'Terörsüz Türkiye' istememek vatana ihanetle eş olur!
Öyle de zaten. Terör bu ülkenin başına beladır.
İşte tam da bu yüzden tehlikeli.
Çünkü kimsenin itiraz edemeyeceği kadar masum görünen bu kavram, içeriği bilinmeyen, yöntemi gizlenen ve sonucu belirsiz bir sürecin örtüsü haline getirildi. Sokaktaki vatandaşa şu soru sorulduğunda net cevap yok: “Ne oluyor?”
Bu sonu görünmeyen belirsizliklerden dolayı ülkede hiç kimse “Terör bitecek” diye sevinemiyor bile!
Bir anda Meclis komisyonları konuşulmaya başlandı, İmralı yeniden siyasetin merkezine taşındı, 'umut hakkı', 'yeni anayasa, 'toplumsal uzlaşı' gibi kavramlar dolaşıma sokuldu. Ama kimse açıkça şunu söylemiyor:
Bu sürecin sonunda Türkiye’ye ne olacak?
“Terörsüz Türkiye” söylemini, bölgedeki büyük planlardan bağımsız okumak ya nitelikli saflıktır ya da bilinçli körlüktür.
Büyük Ortadoğu Projesi denilen illet proje raflardan inmedi. Sadece adı değişti, yolu uzatıldı, dili yumuşatıldı.
Bugün Irak’ın kuzeyinde fiili bir yapı var.
Suriye’nin kuzeyinde PKK uzantısı SDG/PYD silahlı, düzenli, uluslararası meşruiyet arayışında.
İran’da potansiyel kırılma noktaları pusuda bekletiliyor.
Bütün bu hattın tam ortasında Türkiye duruyor.
Plan basit ama sinsi:
Kürt devleti Türkiye’de kurulmasın. Bedeli ağır olur.
Onun yerine sınırların hemen dışında kurulsun, meşruiyeti içeriden sağlansın.
Türkiye bu projede askeri hedef değil; siyasi taşıyıcı olarak kurgulanıyor.
Bu yüzden “taşıyıcı anne” metaforu tesadüf değil.
Bugün “terörsüzlük” adı altında açılan her anayasa başlığı, bölgedeki bu büyük haritanın Türkiye ayağıyla doğrudan bağlantılıdır.
“Misak-ı Milli” söylemini terösitbaşı Öcalan kendi hedeflerine amaç olarak çok kullandığından şimdilerde buna “Türk, Kürt, Arap” denilmeye başlandı.
Millet bunu ilk duyduğunda şaşırdı; “Türk, Kürt tamam da bu Arap nereden çıktı?” diye. Tam da bu düşünceden ortaya çıktı.
Son yıllarda Misak-ı Milli söyleminin neden bu kadar parlatıldığına dikkat etmek gerekiyor.
Ekranlarda Musul konuşuluyor, Kerkük hatırlatılıyor, Halep üzerinden hamaset yapılıyor.
Milliyetçi refleksler kaşınıyor.
Peki sonra ne oluyor?
Aynı anda şu cümleler fısıltıyla dolaşıma sokuluyor:
“Bu kadar geniş ülke böyle yönetilmez.”
“Yerelden yönetim şart.”
“Yeni modeller konuşulmalı.”
İşte tuzak burada.
Türkiye önce büyütülüyormuş gibi gösteriliyor, ardından “büyüyen ülke” gerekçesiyle üniter yapı tartışmaya açılıyor.
Buna büyüterek bölme denir.
Misak-ı Millî, Türkiye’yi güçlendiren bir ilke olmaktan çıkarılıp, onu federasyon tartışmalarına sürükleyen bir yem haline getiriliyor.
Ve bu söyleme sadece Ankara değil; Erbil de Suriye kuzeyindeki yapılar da Washington’daki masa da ilgi gösteriyor.
Atatürk bu ülkeyi kurarken tek bir şeyin altını kalın çizgilerle çizdi:
Üniter yapı. Ortak vatandaşlık. Merkezi devlet.
Atatürk’ün vefatından sonra, emperyalizmin Kürt kartı her on yılda bir başka yüzle piyasaya sürüldü.
Mahabad Cumhuriyeti.
Barzani hareketi.
Körfez Savaşı.
Irak’ın fiili bölünmesi.
Suriye iç savaşı.
Yöntem hep aynıydı:
Kürtler umutlandırıldı.
Haritalar çizildi.
Sonra herkes kaderiyle baş başa bırakıldı.
Bu defa fark ne?
Bu kez hedef sadece bölge ülkeleri değil, Türkiye’nin iç yapısı.
“Apo’yu çıkaracaklar” diye oyları toplayanlar şimdi aynı şeyleri kendileri konuşuyor ve hatta savunuyor.
Yıllarca meydanlarda ne söylendi?
“Şu gelirse Apo serbest kalır.”
“Kürdistan kurdururlar.”
“Bu gelirse ana dilde eğitime izin verirler.”
“Bunlar var ya Türklüğü Anayasa’dan silerler.”
Bu söylemlerle Türk milletinin oyları konsolide edildi.
Milliyetçilik, korku üzerinden örgütlendi.
Peki bugün ne oluyor?
“Apo için umut hakkı konuşulabilir.”
“Toplumsal mutabakat şart.”
“Yeni anayasa fırsat olabilir.”
Demek ki mesele şu veya bu parti değilmiş.
Demek ki bu talepler yıllardır iktidarların da önündeymiş.
Ve Türk milleti, başkasına isnat edilen faturaların aslında kimin masasında olduğunu bugün daha net görüyor.
Bu tabloyu Suriye’den ayrı düşünemezsiniz.
Esad düşman ilan edildi!
“Kardeşim Esad” birden “Zalim Esed” oluverdi.
Suriye’nin toprak bütünlüğü fiilen yok sayıldı.
PYD/YPG, “rejime karşı yapı” denilerek meşrulaştırıldı.
Salih Müslim büyütüldü, hatta Ankara’da ağırlandı.
“Biz özerklik istemiyoruz” sözleri ciddiye alındı.
Türkiye, Suriye’ye ABD ve İsrail gözünden baktırıldı!
Sonuç:
ABD, SDG adı altında PKK uzantısını düzenli orduya çevirdi.
Türkiye, güney sınırında fiili bir terör devletçiğiyle karşı karşıya kaldı.
Bugün “terörsüz Türkiye” masalarında konuşulan pek çok başlık, bu hataların gecikmiş faturasından başka bir şey değildir.
Ahmet Davutoğlu’nun şu itirafı, tarihin kırılma anlarından biridir:
Beşar Esad, 2005’te açıkça “Gelin birlikte Kuzey Irak’a girelim, PKK’yı bitirelim” dedi.
Bu teklif reddedildi.
“Olası Türk–Kürt çatışması gerekçesi” gösterildi.
Peki sonuç ne oldu?
Kuzey Irak kaldı.
PKK kaldı.
YPG doğdu.
SDG büyüdü.
Bugün çatışma ihtimali diye korkulan her şey, çok daha karmaşık ve tehlikeli bir düzlemde önümüzde duruyor.
“Askeri çözüm bitti” deniliyor.
“Silah bırakılıyor” deniliyor.
Ama silah gerçekten bırakılıyorsa neden talepler artıyor?
Neden Anayasa konuşuluyor?
Neden yerel yönetimler, kimlik, vatandaşlık masaya geliyor?
Bu bağlamda Türkiye’de bir “Kürt sorunu” yoktur. “Kürt sorunu”, ABD ve İsrail’in Türkiye’ye dayattığı kendi “tampon ülke” hayalleri üzerinden emperyal dayatmalardır.
Silah bırakan bir yapı, şart koşmaz.
Pazarlık yapmaz.
Yeni model dikte etmez.
Bugün susan silahlar değil; yüksek sesle konuşan siyasal talepler.
Türk milleti terörsüz bir Türkiye’yi elbette ister.
Ama kimse bu talebi kullanarak Türkiye’yi harita masasına yatırmaya, devletin yapısını değiştirmeye kalkmasın.
Barış;
devleti tartışarak değil,
gücü paylaşarak değil,
egemenliği bölerek hiç gelmez.
Gerçek terörsüz Türkiye;
İmralı’dan yazılan notlarla değil,
millet iradesiyle,
güçlü devletle,
şeffaf siyasetle kurulur.
Dünyanın neresinde görülmüş devletin tutuklu teröristin ayağına gittiği!
Bugün olan bitene bakıp sormak zorundayız:
Silahlar sussun diye devlet mi değiştiriliyor?
Bu soruya dürüst bir cevap verilmeden,
hiçbir “terörsüzlük” söylemi bu milleti ikna edemez.










































40 yıl önce yaşına yeni girmiş bir erkektim ben... 40 yıl önce AK Parti yoktu... Recep Tayyip ERDOĞAN yoktu... Sadece Futbol oynayan Recep vardı... Binali YILDIRIM.. hiçbiri yoktu... Ama 40 sene önce CHP vardı... Kemalistler vardı... Fetöcüler vardı... Komünistler vardı.... PKK vardı ! Bugünkü HDP'liler vardı. Sadece 1994 Yılında 1300 ŞEHİTİMİZ vardı... 30'ar 30'ar şehit cenazelerimiz! Emekli maaşı kuyrukları, Hastane kuyrukları, Yoksulluk, Yolsuzluk, Hortumlanan bankalar, El avuç açan Başbakanlar, Elektriksizlik, susuzluk vardı... Çocuğunuz mu oldu? Doğum parası vermeden, senet imzalamadan çocuğunuzu alamazdınız... İlaç yok! Şurup yok! Merhem yok! Ölseniz, ölünüz bile morgda rehin tutulurdu. Tövbeler olsun! Bir küçük tüp için 2/3gün kuyruk beklediğimi, bir paket çay ve margarin için mahalle bakkalına yalvarmak... Karaborsa olan sigaraya aklım yetmiyordu , ancak 1 varil mazot için 3 km'lik kuyruğu 1 hafta beklediğini... Heleki PKK'yi meclise taşıyan güya milli şefin oğlunu
Yıllarca sol partileri halkın gözünde öcü gibi gösterip oyları toplayanların vatan severliği artık sorgulanmaya başladı.Türk milliyetçileri bu gerçeği gördüğu zaman bir şeyler düzelmeye başlar,yoksa veleddalin amin...
Türk oğlu Türküm. Ancak farklı etnik kökene mensup vatandaşlarımıza zorla Türküm dedirtilmesini kabul etmiyorum. Türk Kürt ayrımcılığına karşıyım. Ne mutlu Türkiyelilik ne mutlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ne mutlu İslam kardeşliği