Samsun'un Atakum ilçesindeki Kurupelit Marina projesi nasıl yapılmalı? Ne yapılırsa yanlış olur, Kurupelit Marina nasıl kurtarılır? Kurupelit Marina projesinde kamusal alan ve ticari alanlar meselesi ile ilgili merak edilenleri Samsun Kent Haber köşe yazarı İshak Memişoğlu yazdı.
SAMSUN'DA KURUPELİT MARİNA VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!
Samsun'da Kurupelit meselesi, yalnızca bir marina projesi ya da teknik bir kıyı düzenlemesi tartışması değildir. Bu tartışma, modern kentin denizle kurduğu ilişkinin nasıl tanımlanacağına; kamusal alanın ne olduğu kadar, nasıl yaşadığına ve nasıl sürdürülebileceğine ilişkin daha derin bir kent felsefesi sorunudur.
Kıyılar, kuşkusuz yalnızca fiziksel mekânlar değildir. Kentin kolektif hafızasının, kamusal yaşam kültürünün ve toplumsal karşılaşmaların en görünür sahnelerinden biridir. Bu nedenle kıyıların korunmasına ilişkin duyarlılık, yalnızca hukuki değil; aynı zamanda etik ve toplumsal bir sorumluluk taşımaktadır. Ancak kamusal alanı korumak ile onu işlevsizliğe terk etmek arasında da önemli bir fark bulunmaktadır. Çünkü kamusal mekân, yalnızca “boş bırakılmış alan” değildir; yaşayan, kullanılan, üreten ve kent yaşamına katılan bir toplumsal organizmadır.
Kurupelit’te bugün tartışılan alan, doğal niteliğini bütünüyle koruyan bakir bir kıyı parçası değildir. Yaklaşık on beş yıl önce büyük ölçekli kamu yatırımlarıyla şekillendirilmiş; mendirekleri, dolgu alanları ve deniz yapıları önemli ölçüde tamamlanmış bir müdahale alanıdır. Dolayısıyla mesele, doğaya ilk kez müdahale edilip edilmeyeceği sorusundan çok; zaten müdahale edilmiş bir coğrafyanın hangi planlama anlayışıyla yeniden toplumsal yaşama kazandırılacağı meselesidir.
Bu noktada temel soru şudur:
Kamusal yarar yalnızca kullanım serbestliğiyle mi tanımlanacaktır, yoksa kamusal mekânın sürdürülebilir biçimde yaşayabilmesi, ekonomik döngü üretebilmesi ve kentle sürekli ilişki kurabilmesi de kamu yararının bir parçası mıdır?
Çağdaş kent sosyolojisi, kamusal alanı yalnızca pasif rekreasyon alanı olarak tanımlamaz. Henri Lefebvre’in “kent hakkı” yaklaşımında da görüldüğü üzere kent mekânı; yalnızca erişilen değil, aynı zamanda deneyimlenen, üretilen ve sürekli yeniden kurulan bir toplumsal ilişkiler ağıdır. Bir kıyı alanının tamamen boş bırakılması her zaman daha kamusal bir sonuç üretmeyebilir. Zira işlevsizleşen, kullanılmayan ve ekonomik sürdürülebilirliği bulunmayan alanlar zamanla kent yaşamından kopmakta; güvenlik, bakım ve süreklilik sorunları nedeniyle kamusal niteliğini fiilen kaybedebilmektedir.
Kurupelit Marina alanında tartışılması gereken esas mesele de burada düğümlenmektedir. Sorun, marina işlevinin var olup olmaması değil; bu işlevin hangi ölçekte, hangi yoğunlukta ve hangi kamusal denge içerisinde kurulacağıdır. Çünkü kıyıların kamusal niteliği ile ekonomik işlev üretmesi birbirini dışlayan kavramlar değildir. Aksine modern kıyı kentlerinde kamusal erişim, rekreasyon, denizcilik faaliyetleri, turizm ve ekonomik canlılık çoğu zaman birlikte planlanmaktadır.
Nitekim bugün dünya ölçeğinde başarılı kıyı dönüşüm projeleri incelendiğinde; tamamen steril, yalnızca geçiş alanı olarak kullanılan sahil düzenlemelerinden ziyade, günün farklı saatlerinde yaşayan, sosyal etkileşim üreten, ekonomik hareketlilik barındıran ve kamusal kullanım sürekliliği sağlayan karma kullanım modellerinin öne çıktığı görülmektedir. Çünkü kent mekânı yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda sosyal enerji üreten bir organizasyondur.
Kurupelit alanının bütünüyle pasif rekreasyon alanına dönüştürülmesi önerisi, ilk bakışta güçlü bir kamusallık söylemi taşısa da yaklaşık 1,5 milyar TL’yi aşan rehabilitasyon maliyeti ve liman alanının bakım- işletme maliyeti düşünüldüğünde ekonomik sürdürülebilirlik sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Kamusal kaynakların etkin kullanımı ilkesi gereği, bu ölçekte bir yatırımın belirli ölçüde kendi ekonomik döngüsünü oluşturabilmesi; bakım, işletme ve süreklilik maliyetlerini karşılayabilecek bir modele sahip olması gerekir.
Aksi halde kamusal alanın korunması adına üretilen mekân, uzun vadede yeniden atıl hale gelme riski taşıyacaktır.
Bu nedenle marina işlevinin belirli ölçüde ticari kullanımlarla desteklenmesi, doğrudan “rant odaklı yaklaşım” olarak okunmamalıdır. Kent planlamasında belirleyici olan unsur, ticari işlevin varlığı değil; onun ölçüsü, yoğunluğu ve kamusal yaşam üzerindeki etkisidir. Eğer yapılaşma kıyıyı domine etmiyor, kamusal erişimi kesmiyor, açık alan sürekliliğini bozmayıp sosyal kullanımı geri plana itmiyorsa; kontrollü ticari işlevler kamusal yaşamı zayıflatan değil, tersine destekleyen unsurlar da olabilir.
Öte yandan Karadeniz’in Akdeniz ve Ege ile aynı yat turizmi kapasitesine sahip olmadığı yönündeki tespit doğrudur. Ancak bu durum, bölgesel denizcilik kültürünün ve marina ihtiyacının tümüyle yok sayılması anlamına gelmez. Son yıllarda amatör denizcilik faaliyetleri, küçük ölçekli tekne sahipliği ve kıyı seyir hareketliliğinde gözlenen artış; Karadeniz kentlerinde de yeni bir denizcilik altyapısı ihtiyacı doğurmaktadır. Samsun’un bölgesel merkez niteliği, ulaşım altyapısı ve lojistik kapasitesi dikkate alındığında; kentin denizle ilişkisinin yalnızca seyirlik bir kıyı deneyimiyle sınırlı kalmaması planlama açısından anlaşılabilir bir yaklaşımdır.
Burada önemli olan, denizi yalnızca görsel bir peyzaj öğesi olarak mı değerlendireceğimiz; yoksa kentin ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamının aktif bir bileşeni haline mi getireceğimizdir. Çünkü modern kentlerde kıyılar yalnızca “bakılan” alanlar değil, aynı zamanda “yaşanan” alanlardır.
Elbette dile getirilen ve haklı olarak endişe edilen trafik yoğunluğu, kıyının özelleşme riski ve yapı baskısı gibi eleştiriler son derece önemlidir. Ancak planlama disiplini açısından doğru yaklaşım, sorun üretme potansiyeli taşıyan bir projeyi kategorik biçimde reddetmek değil; bu sorunları yönetecek araçları üretmektir. Ulaşım entegrasyonu, otopark çözümleri, raylı sistem bağlantıları, yoğunluk sınırlamaları ve yaya öncelikli kıyı düzenlemeleri bu nedenle projenin ayrılmaz parçaları olmak zorundadır.
Sonuç olarak Kurupelit Marina tartışması, yalnızca bir kıyı kullanımı meselesi değil; kamusal alanın nasıl tanımlandığına ilişkin ideolojik ve felsefi bir tartışmadır. Bir tarafta kıyıyı bütünüyle pasif bir kamusal boşluk olarak gören yaklaşım, diğer tarafta ise kamusal erişimi koruyarak ekonomik sürdürülebilirliği ve toplumsal canlılığı birlikte üretmeye çalışan karma kullanım yaklaşımı bulunmaktadır.
Bu nedenle esas mesele; kıyının tamamen özelleştirilmesi ya da bütünüyle işlevsiz bırakılması arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, kamusal kullanım ağırlığını koruyan, kıyı erişimini kesintisiz sürdüren, yapı yoğunluğunu sınırlayan, ekonomik sürdürülebilirliği sağlayan ve mevcut kamu yatırımını yeniden kent yaşamına dahil eden dengeli bir kıyı planlama anlayışının kurulabilmesidir.
Çünkü kentler yalnızca koruyarak değil; doğru ölçüde dönüştürerek, işleterek ve yaşatarak da kamusal kalabilirler.










































Fevkelade doğru tespitler ile kaleme aldığınız Akademik görüşlerinizin sürece önemli katkılar yapacağı inancıyla çok teşekkür ediyorum...
Denize yapılan her yatırım şehrin degerine değer katar.samsun çok zaman kaybetti boşa geçen her dakika her gün Samsun'un zararına.
Bence doğru bir yorum olmuş meslek arkadaşımı kutluyorum.
yemin olsun elinize fırsat geçsin bu memleketi a ke pe den fazla satmazsanız ne olsun millet bunu bildiği için ortalık yangın yerine döndüğü halde bile size inanıp teveccüh göstermiyor hep aynı hava her şeyi bilen hiç iş görmeyen monşerler