Samsun Kent Haber köşe yazarı mimar İshak Memişoğlu, belediye şirketlerine devredilen ancak daha sonra özel şirketlere kiraya verilen kamu kalları ile ilgili yazdığı 'Samsun'da belediye şirketleri, kamu malları ve şeffaflık sorunu' başlıklı köşe yazısında "Bu yöntem hukuki bir kolaylık mı ihale sisteminin dolanılması mı?" dedi.
Samsun'da belediyenin özel şirketlere kiraladığı Balonya, kaydırak ve ticari alanlarla ilgili mimar İshak Memişoğlu gündem olacak bir köşe yazısı yazdı.
Samsun'da Belediye Şirketleri, Kamu Malları ve Şeffaflık Sorunu.. Hukuki Bir Kolaylık mı, İhale Sisteminin Dolanılması mı?
Yerel yönetimlerin sıklıkla kullandığı ve giderek daha fazla başvurduğu yöntemlerden biri, belediyeye ait taşınmazları ve sosyal tesisleri doğrudan belediye tarafından işletmek yerine belediye şirketlerine devretmek, ardından bu şirketler aracılığıyla üçüncü kişilere kiraya vermektir.
Samsun'da Sevgi Gölü çevresindeki ticari alanlar, Batı Park'taki kaydırak ve benzeri rekreasyon tesisleri gibi birçok örnek bu uygulamanın somut yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu uygulamanın ilk bakışta hukuka uygun olduğu düşünülebilir. Nitekim belediyelerin sermayesinin tamamına veya büyük çoğunluğuna sahip oldukları şirketler kurmaları ve bu şirketler aracılığıyla ticari faaliyetlerde bulunmaları mevzuatta mümkündür. Ancak asıl tartışılması gereken husus, bu yöntemin kamu ihale sisteminin temel ilkeleri açısından ne anlama geldiğidir.
Kamu İhale Kanunu'nun temel amacı, kamu kaynaklarının rekabet, saydamlık, eşit muamele ve kamu yararı ilkeleri doğrultusunda kullanılmasını sağlamaktır. Bir kamu taşınmazının veya kamu yatırımının doğrudan ihale yoluyla işletmeye verilmesi halinde süreç kamuoyunun gözetimine açık olmakta, katılımcılar arasında rekabet oluşmakta ve kamu idaresi en avantajlı teklifi seçme imkânına sahip olmaktadır.
Buna karşılık, taşınmaz önce belediye şirketine devredildiğinde yeni bir hukuki katman ortaya çıkmaktadır. Belediye şirketleri özel hukuk hükümlerine tabi şirketler olarak faaliyet gösterdiklerinden, birçok işlemde doğrudan belediyelerin tabi olduğu ihale prosedürlerine bağlı olmamaktadırlar. Böylece kamu malı niteliğindeki bir taşınmaz veya kamu kaynağı kullanılarak oluşturulan bir tesis, kamu ihale sisteminin dışında kalan yöntemlerle işletmeye verilebilmektedir.
Burada ortaya çıkan temel soru şudur: Kanunun amaçladığı rekabet ve şeffaflık ortamı fiilen korunabilmekte midir?
Hukuken her işlem şeklen uygun görünse bile, kamu yönetiminde önemli olan yalnızca şekli uygunluk değildir. Aynı zamanda kamu yararının gerçekleşip gerçekleşmediği de sorgulanmalıdır. Eğer belediye şirketleri üzerinden yapılan kiralamalar sınırlı duyurularla, rekabetin oluşmadığı süreçlerle veya belirli kişi ve grupların avantaj sağlayabileceği yöntemlerle gerçekleştiriliyorsa, kamu kaynaklarının etkin kullanımı konusunda ciddi soru işaretleri doğacaktır.
Sorunun ikinci boyutu ise denetim meselesidir.
Belediye şirketleri tamamen denetimsiz yapılar değildir. Sayıştay belirli ölçüde inceleme yapabilmekte, İçişleri Bakanlığı çeşitli denetim mekanizmalarına sahip bulunmaktadır. Ancak uygulamada belediye şirketlerinin belediyelerin kendilerine kıyasla çok daha düşük seviyede kamusal görünürlüğe sahip olduğu da bir gerçektir.
Belediyelerin meclis toplantıları kamuoyuna açıktır. Bütçeleri meclis denetiminden geçer. Harcamaları ve kararları daha görünür durumdadır. Buna karşılık belediye şirketlerinin yönetim kurulu kararları, ticari sözleşmeleri, kiralama süreçleri ve personel uygulamaları çoğu zaman kamuoyu tarafından ayrıntılı şekilde izlenememektedir.
Bu durum, kamu kaynaklarının kullanıldığı alanlarda "şeffaflık açığı" olarak adlandırılabilecek bir sorunu beraberinde getirmektedir.
Türkiye genelinde çeşitli belediyelerde yaşanan tartışmalar göstermektedir ki, belediye şirketleri kimi zaman liyakat tartışmalarının, kimi zaman ihalesiz alımların, kimi zaman da piyasa koşullarının altında kiralamaların odağında yer alabilmektedir. Bu nedenle sorun yalnızca belirli bir belediyeye özgü değil, tüm yerel yönetim sistemini ilgilendiren yapısal bir meseledir.
Özellikle kentsel parklar, sosyal tesisler, rekreasyon alanları ve halkın ortak kullanımına yönelik yatırımlar söz konusu olduğunda, bu alanların hangi bedelle, hangi yöntemle ve kimlere kullandırıldığının kamuoyu tarafından kolaylıkla görülebilmesi gerekir.
Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir ticari işletme değildir. Asıl konu, vatandaşın vergileriyle oluşturulan kamu varlıklarının nasıl yönetildiğidir. Bu nedenle belediye şirketlerinin faaliyetlerinin daha şeffaf hale getirilmesi, kiralama ve işletme süreçlerinin rekabete açık biçimde yürütülmesi, tüm sözleşmelerin kamuoyuna açıklanması ve belediye meclislerinin bu alanlarda daha etkin denetim yetkisine sahip olması gerekmektedir.
Kamu kaynaklarının yönetiminde güven, yalnızca hukuka uygunlukla değil, aynı zamanda hesap verebilirlikle sağlanır. Şeffaflığın azaldığı her yerde kamu yararının zarar görme riski artar. Belediye şirketleri üzerinden yürütülen işlemler de bu açıdan sürekli sorgulanması ve denetlenmesi gereken bir alan olarak karşımızda durmaktadır.
Sonuç olarak mesele, bir tesisin kimin tarafından işletildiği değil; kamuya ait bir değerin ne kadar şeffaf, ne kadar rekabetçi ve ne kadar hesap verebilir bir şekilde yönetildiğidir. Kamu malı üzerindeki her tasarrufun nihai sahibi halktır ve halkın denetiminden uzaklaşan her mekanizma, beraberinde yeni soru işaretleri doğurmaya devam edecektir.










































Tebrik ediyorum. Her kelimesiniz altına müsaadenizle imzamı atıyorum. Harika bir yazı kaleme almışsınız. Çok güzel anlatmışsınız. Yüreğinize ve kaleminize sağlık. ????