Samsun Kent Haber köşe yazarı mimar Murat Keskin, Toplu İğne başlıklı köşe yazısında 23 yıl önce memlekette nelerin olmadığına inananlara ithafen yazdığı köşe yazısında, "Yaşı genç olanlar hatırlamaz. 23 yıl önce bu memlekette çamaşır makinesi yoktu" dedi.
TOPLU İĞNE...
"Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım! Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım." Can YÜCEL
Yaşı genç olanlar hatırlamaz, 23 yıl önce bu memlekette çamaşır makinası yoktu mesela! Anneler, teyzeler, ablalar dere kenarında ateş yakar, külle yoğura yoğura temizlerlerdi kirlileri.
İtfaiye arabası misal. Mahallede, Tanrı korusun yangın çıksa kuyudan çektiğimiz suyu elden ele ulaştırıp imeceyle söndürürdük ateşi. Cenaze arabaları yoktu. Cenaze namazını kılmak için mahalleden, Büyük Camiye bir gece önceden yola çıkarırdık. meftayı. Neden Büyük Cami derseniz, her mahallede, cami de yoktu o yıllarda.
Ailelerde görev bölümü vardı. Kimi aile fertleri mağaranın temizliğiş düzeninden sorumluyken, kimisi de mızrak elinde avcı toplayıcılık yapardı. Toplu iğne bile üretemiyorduk üstelik. Çünkü ne toptan haberimiz vardı, ne de iğneden.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 102. yıldönümünü gururla kutladığımız TÜRK'ün en büyük bayramı Cumhuriyet Bayramı haftasında, düzenlenen başka bir törende de benzeri söylenen bu sözleri, son yıllarda sık sık duyuyoruz.
2000'li yılların hemen başında, memleketin ve milletin içine düşürüldüğü derin ekonomik krizin, yoksulluğun, yolsuzlukların ve yasakların çaresi olmak iddiasıyla, millettin teveccühünü kazanmış iktidarın; 23 yılın sonunda anlatacağı başka bir başarı hikâyesi olmalıydı oysa.
Şairin dediği gibi; Ağlayanla ağlamak yerine, ağlayanı güldürebilmek, memleket insanının gözyaşını kahkahaya çevirmek, çok daha kıymetli değil midir?
102 yıllık serüvenin son 23 yılı hariç, gerisini hiçleştirmek hangimizin ne işine yarar?
Cumhuriyet yolculuğumuz 23 yılından önce, nelerin olmadığı iddiasına inananlara ben de, nelerin olduğundan bazı örnekler vereyim isterim;
Mesela; Yıl 1922, Kurtuluş Savaşı'nın meclisi, İçişleri Bakanı Fethi Okyar. Bakanlık bütçesi görüşülürken, Maraş Milletvekili Hasip Bey söz alır, şimdi söyleyeceklerini daha önce Fethi Okyar'ın yüzüne söylediği için, burada tekrarından çekinmeyeceğini söyler. Konu, Bakan'ın makam masasına 17,5 liraya bir hokka, kalem takımı almasıdır; milletvekiline göre, bu israftır, Meclis Başkâtibi'nin odasındaki hokka takımı ise 22,5 kuruştur, aynı işi görmektedir, Bakan'ın yaptığı israftır. Milletvekili sözlerini şöyle bağlar: "Biz hayat memat mücadelesi yapıyoruz, köylümüz bağrına taş basıyor, vergi veriyor. İsraf bir zihniyettir ve miktarla alakası yoktur. Eğer devlet bu acı hakikatleri kavrayıp tasarrufa riayet etmez ise, millet parasının üstüne gözbebeği gibi titremezse, sefahat gelenek haline gelir."
İçişleri Bakanı Fethi Okyar cevap verir, adeta hatasını kabul etmiş gibidir. Hokka kalem takımının parasını şahsen ödemeye hazırdır. Tartışmalardan sonra araya Maliye Bakanı Hasan Bey girer.
Siz de, Hasip Bey gibi milletvekillerini arıyor musunuz?
Yıl 1948, tek partiden çok partiye geçiş, Meclis'te CHP çoğunluğu ve cılız bir DP muhalefeti vardır. Ticaret Bakanı'nın buğday ihracatında tedbirsiz davrandığı bir şirkete haksız kazanç sağladığı iddiasıyla hakkında araştırma yapılması istenmektedir. Buğday ihracatı yapan şirketin ortakların arasında Milli Savunma Bakanı Münir Birsel'in bulunduğu söylenir. Evet, doğrudur, şirketin 110 bin hisse senedinden 400'ü, yani yüzde 0,36'sı onundur. Bu hisse senetlerini milletvekili seçilmeden önce almıştır, buğday ihracatıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ve Bakan, konuşmasını şöyle tamamlayarak kürsüden iner:
"Bakanlıktan hakikatin aydınlatılması için istifa ediyorum. Bu memleket şerefli insanların elinde yükselir."
Siz de, Münir Birsel gibilerini arıyor musunuz?
Onlar kalmadı pek günümüzde. Onların yerine artık toplu iğnemiz var.








































