Samsun Kent Haber köşe yazarı Osman Kandıra, Atatürkçü olduğunu söyleyen muhalifleri yazdığı köşe yazısında, "Atatürk rahmetli sağ olsaydı, böyle mi yapardı. Beyler hangi doğru siyaseti ürettiniz, hangi doğru politikaları ürettiniz, hangi projeleri ürettiniz, Türkiye için bu güne kadar ne yaptınız, hangi fikri ürettiniz. Herhalde Atatürk size bunları sorardı" dedi.
Değerli dostlar, bir ülkede halkına çok hizmetler yapma çabası ile çalışan didinen, yaptığı sayısız hizmetleri olan bir başbakan varmış. O kadar çok çalışmış ki, insanlar yapılan hizmet ve reformları saymakla bitiremiyormuş.
Fakat ne yaparsa yapsın bir takım insanlar, çok daha fazlasını bir an önce istiyor, asla memnun olmuyormuş. Basını da arkalarına almışlar ve basın da hiç iyi bir şey yazmıyor, nerede bir olumsuzluk var onu yazıyormuş. Velhasıl başbakan bir gün ülkenin mühendislerini, bilim insanlarını ve innovatif düşünen düşünce insanlarını ve mucitlerini toplamış.
Onlara şunu demiş: "Ben halkı falan sahilde toplayıp büyük bir kalabalık oluşturacağım. Ülkenin tüm basın kuruluşlarını çağıracağım. Oraya deniz üzerinden, helikopter ile geleceğim. Helikopter tam sahile yanaşırken, pilota, düşüyormuş süsü verecek şekilde, yalpa yaptırıp denize atlayacağım. Ama siz öyle bir şey yapın ki, suyun üstünde sahile kadar manyetik bir alan oluşturun, bana da öyle bir ayakkabı yapın ki, bu manyetizma ile, birbirini itsin ve suya batmadan sahile çıkayım. Halk da desin ki; bizim başbakanımız fenafillaha ermiş. Allah'ın sevgili kulu, suyun üstünde batmadan yürüyor. Kıymetini anlayamamışız!".
Sonuçta her şey hazırlanmış. Helikopter suyun üstünde inişe çok yakınken, bizimki atlamış ve yürüyerek sahile çıkmış. Protestoya kararlı olan kalabalıkta tam aksine, alkış, tezahürat muhteşem bir ambians yaşanmış. Ertesi gün başbakan kendinden emin bir eda ile, gazeteleri açmış. O da ne! Manşetler hep aynı; Koskoca Başbakan yüzme bilmiyor!
Şu an dünyada olup biten ne varsa, dünya basını yazıp çiziyor. Bizim görsel ve boyalı basında, önemli olaylarla ilgili ciddi bir şey bulmak gerçekten zor. Sosyal medyanın gerisinde kalmış durumda. Basit gibi gözüken ama anlamlı bir olay olarak örnek verecek olursak, İsrail'in ulusal güvenlik bakanı Itamar Ben Gvir, ABD'ye gitmek istedi. Fakat ABD kabul etmedi, ülkesine sokmadı. Bunu çok kişi bilmez. Önemi ise ABD - İsrail geriliminden gelir. Yani bir anlam ifade eder ve haberdir.
Bunun gibi daha birçok konu vardır. Ama bizim basınımızın bir kısmı hala Türkiye'deki açlık felaketinden bahseder, laiklik ve irtica ile ilgili senaryoları sahnelemekle meşgul. Hâlâ aynı yerde dönüp duranların, haberleri ile meşgul. Tabi sözümüz hepsi için değil. Ağırlıkla muhalif basını kastediyorum. Bizim ülkemizde hiç mi iyi bir şey olmuyor sorusunu sormadan yapamıyorum. Bazı okurlarımız veryansın eleştiri ve hakaret yazarken, vay efendim şunu neden yazmadın, bunu neden yazmadın gibi serzeniş yapıyorlar. Tamam da herkesin istediğini nasıl yazacaksınız. İlla ki yazdıklarımız birilerinin hoşuna gitmeyecek. Herkesin beğenmesi zaten eşyanın tabiatına yani fıtrata aykırıdır.
Siz olimpiyat yüzme şampiyonu olsanız bile, bazılarına göre yüzme bilmiyor oluyorsunuz. Tahammül ve saygı medeniyetin bir ölçüsüdür. Bizim ülkemiz yüreği ile kendi ürettiği silahı ile, dünyanın en güçlü ordusuna sahiptir diyoruz ki öyledir; silahlarımız yüzde 100 yerli değil diyorlar.
Dünyanın hiç bir yerinde bu oran yüzde 100 değildir. Hiç bir başlangıç da yüzde 100 ile başlamaz. Zaman içinde yerlilik oranı yükselir. Bunu bile hâlâ kimse çözemedi. Bu gün hâlâ sayın muhalifler kendi ülkesini Avrupa'ya şikayet etmeye devam ediyor. Silahta tam yerli ve milli olamadık diyenlerin kendisi ve kafa yapısı yerli ve milli değil.
Yirmibeş yıl önce İran oluyorduk, irtica geliyordu, şeriat devleti oluyorduk, laiklik elden gidiyordu, Atatürkçülük terk ediliyordu vs. vs.
Bunların hiçbiri olmadı. Kaldı ki Atatürkçülük söylemde değil eylemdedir. Eylem de yanlış anlaşılmasın, devlete kafa tutmak değildir. Artık bu ilkel ve ezik koltuk siyaseti yapma şekli terk edilmelidir. Koltuğa oturmak için yabancılardan medet umanların oturacağı koltuğu altlarına kim sürerse, onlara hizmet eden bir hizmetkardan başka bir şey olamazlar. Türk Milletinin hizmetkârı hiç olamazlar.
Kimin ekmeğini yersen onun kılıcını sallarsın. İngiltere'nin Türkiye'ye müdahale etmesini isteyen birinin Türkiye'yi yönetmesi kadar garabi bir talihsizlik olamaz. Hele de bunu Atatürk şapkası giyerek yaparsanız, bu millet sizin Atatürk sevdanıza asla inanmaz. Atatürk rahmetli sağ olsaydı, böyle mi yapardı. Beyler hangi doğru siyaseti ürettiniz, hangi doğru politikaları ürettiniz, hangi projeleri ürettiniz, Türkiye için bu güne kadar ne yaptınız, hangi fikri ürettiniz. Herhalde Atatürk size bunları sorardı. Atatürk'ün hemen hemen bütün hitabetleri "Türk Milleti" diye başlar, siz daha "Türk Milleti" ifadesini kullanamadınız. Samimi değilsiniz.
"Türk Milleti" ifadesini biz kullandık "şöven" diye itham ettiniz. Buradan sizi topa tuttuğumuz değil, doğruya ve güzel olana davet ettiğimiz anlaşılsın. Kastımız da budur.









































