Kadınları Ne Zaman Sevmeyi Öğreneceğiz?
Bir kadının hayatına bakıp, onun yerine karar vermeye bu kadar hevesli başka bir toplum var mıdır bilmiyorum.
Kadın nasıl giyinmeli?
Kaç yaşında nasıl görünmeli?
Kiminle yaşamalı?
Anne olmalı mı, olmamalı mı?
Sessiz mi olmalı, iddialı mı?
Sanki bütün bu soruların cevabı kadında değil de, onu uzaktan izleyen kalabalıklardaymış gibi!
Oysa özgürlük, başkasının hayatını beğenmek değildir. Beğenmediğimiz bir hayatın da bize ait olmadığını kabul edebilmektir.
Bir kadının tercihi neden bu kadar kolay biçimde toplumsal bir tartışmaya dönüşüyor?
Çünkü insanlar yalnızca davranışları değerlendirmez; o davranışların kendi kabullerini tehdit edip etmediğine de bakar. Alışılmışın dışında yaşayan biri, başka türlü yaşamanın da mümkün olduğunu gösterir. Asıl rahatsızlık çoğu zaman burada başlar.
Bu yüzden farklı bir kadına yöneltilen eleştiriler, yaptığı işle sınırlı kalmaz. Yaşı, görünüşü, anneliği, ilişkileri ve karakteri de tartışmaya açılır. Bir davranışın eleştirisi, giderek bir insanın bütünü hakkında hüküm vermeye dönüşür.
Bir tercihin yanlış olduğunu düşünmek mümkündür. Ama o tercihten hareketle bir insanın tamamı hakkında karar vermek, eleştiriden çok mahkûm etmeye benzer. Çünkü hiçbir insan tek bir davranıştan ibaret değildir.
Üstelik toplumun kadınlardan beklediği davranışlar çoğu zaman birbiriyle çelişir.
Kendine güvenmesi istenir; gösterdiğinde kibirli bulunabilir.
Güçlü olması beklenir; sınır koyduğunda sert olmakla suçlanabilir.
Özgür olduğu söylenir; ama özgürlüğünü alışılmışın dışında kullandığında özel hayatı kamusal bir sorguya dönüşebilir.
Demek ki mesele özgürlük değildir.
Mesele, özgürlüğün kabul edilebilir sınırlar içinde kullanılmasını istemektir.
Peki bu sınırları kim belirliyor?
Tek bir kişi değil.
Biraz aile, biraz çevre, biraz gelenek, biraz medya… Sonunda kimsenin tek başına koymadığı kurallar, herkesin sorgulamadan savunduğu kurallara dönüşüyor.
Bir kadını anlamaya çalışmak, onun her kararını onaylamak değildir. Anlamak; o kararın hangi hayatın, hangi tecrübenin içinden çıktığını görmeye çalışmaktır.
Yargı ise bu zahmete ihtiyaç duymaz.
Bir kelime yeter.
Bir etiket yeter.
Bir görüntü yeter.
Belki de bu nedenle kalabalıklar hüküm vermekte, dinlemekten daha hızlıdır.
Burada mesele yalnızca kadınlara karşı kullanılan sert dil değildir. Mesele, başkasının hayatı üzerinde ne kadar söz hakkımız olduğunu sanmamızdır.
Aslında bu yüzden kadın meselesi yalnızca kadınların meselesi değildir. Bir toplumun insan hakları, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlere ne kadar bağlı olduğu, en açık biçimde kadına bakışında ortaya çıkar. Çünkü hakkaniyet, en önce en yakınımızdaki insanın iradesine duyduğumuz saygıyla başlar. Kadının iradesine güvenemeyen, seçimlerini sürekli yargılayan bir toplumun, diğer evrensel değerler konusundaki samimiyetini de sorgulamak gerekir.
Bir insanın davranışı başkasına zarar vermiyorsa, onu yalnızca bize benzemediği için yargılayabilir miyiz?
Yoksa normal dediğimiz şey, sadece sık gördüğümüz davranışların başka bir adı mıdır?
Belki de asıl soru, kadınların neden farklı yaşadığı değildir.
Asıl soru, onların farklı yaşamasıyla bizim neden bu kadar ilgilendiğimizdir.
Çünkü farklı olanı yargılayan dil, yalnızca bir kadına yönelmez. Her seferinde başkalarının hayatı üzerinde hüküm verme alışkanlığımızı biraz daha normalleştirir.
İsimler değişir.
Yüzler değişir.
Manşetler değişir.
Ama mahkeme hiç değişmez.
Ve belki de bir toplumun gerçek uygarlığı; kadınları susturduğunda değil, onları oldukları gibi yaşayabildiklerinde başlar.









































