Samsun Kent Haber köşe yazarı Av.Dr. Tufan Akcagöz ABD ile İran gerilimini yazdığı köşe yazısında Atatürk'ün 'Yurtta sulh cihanda sulh sözünü hatırlatıp savaşa hayır çağrısı yaparak "Ortadoğu’nun ufkunda yine duman var" dedi.
Ortadoğu’nun ufkunda yine duman var. Haritaların üzerine eğilmiş stratejistler, ekran başında nefesini tutmuş kitleler, vuracak mı, vurmayacak mı? sorusuna kilitlenmiş bir dünya!
Sanki insanlık, kaderini birkaç başlığın, birkaç sert açıklamanın arasına sıkıştırmış gibi. Oysa savaş, hiçbir zaman sadece manşetlerden ibaret olmadı; savaş, en çok annelerin yüreğine, çocukların geleceğine, şehirlerin hafızasına düşer.
Bugün konuşulan senaryoların merkezinde Amerika Birleşik Devletleri ve İran var. Gerilim yeni değil, aktörler tanıdık, dil bildik: caydırıcılık, misilleme, kırmızı çizgiler. Ancak değişmeyen tek şey, olası bir çatışmanın bedelinin yine halklara kesilecek olması. Tarih defalarca gösterdi ki, bombaların hedefi askeri tesisler olsa bile, yıkımın gölgesi sivillerin üzerine düşer.
Türkiye ise bu coğrafyanın sadece komşusu değil, kader ortağıdır. Türkiye, jeopolitiğin sert rüzgârlarının tam ortasında, akıl ile vicdan arasında bir denge kurmak zorundadır. Çünkü bu toprakların hafızasında savaşın ne demek olduğu yazılıdır. Bu yüzden barış, burada romantik bir temenni değil, tarihsel bir zorunluluktur.
Tam da bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası yankılanır: “Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Bu söz, yalnızca bir dış politika ilkesi değil, insanlık için evrensel bir pusuladır. Barışı savunmak, pasif bir tutum değil; en zor, en cesur tercihtir. Çünkü barış, öfkenin kolaycılığına karşı sabrı, yıkımın cazibesine karşı inşayı, kısa vadeli hesaplara karşı uzun vadeli insanlık onurunu savunur.
Bugün dünyayı şekillendiren güç mücadelelerinde, büyük devletlerin planları ve projeleri çoğu zaman istikrar değil, daha derin fay hatları üretmektedir. Küresel satrançta yapılan her hamle, sahada gerçek hayatlara dokunur. Bu nedenle, hangi ülke olursa olsun, dünyayı daha kırılgan hale getiren, halkları belirsizliğe iten her yaklaşımı eleştirmek, barıştan yana olan herkesin sorumluluğudur.
Diğer yandan, bölgenin dinamiklerini yüzeysel okumak da tehlikelidir. Irak örneği hala hafızalarda. Ancak her ülkenin kendi iç dengeleri, toplumsal yapısı ve tarihsel direnci vardır. İran’ın, siyasal, askeri ve toplumsal gerçeklikleriyle, “kolay lokma” olarak görülemeyeceği açıktır. Böylesi bir yanılgı, sadece yeni acıların kapısını aralar. Yine görüyoruz ki, bir sebep buluyor ve ABD bölgeden elini bir türlü çekmiyor.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, daha yüksek perdeden tehditler değil; daha güçlü bir diyalog iradesidir. Diplomasi, çoğu zaman yavaş ve tatmin edici görünmeyebilir, fakat insanlık tarihindeki en büyük kazanımlar, masada elde edilmiştir. Savaşın kazananı yoktur; barışın ise kaybedeni.
Belki de asıl soruyu yeniden sormalıyız: Dünya gerçekten bir felaketin eşiğinde mi, yoksa bizler korkularımızı mı büyütüyoruz? Cevap ne olursa olsun, barışı savunmak için beklemeye gerek yok. Çünkü barış, kriz anlarında hatırlanacak bir lüks değil, her gün yeniden inşa edilmesi gereken bir iradedir.
Ortadoğu’nun, daha fazla ateşe değil, daha fazla umuda ihtiyacı var. Ve Türkiye’nin sesi, bu umut tarafında yükseldiğinde anlam kazanacak, bu kesin ! Barışı savunmak, yalnızca bir politika değil, insan kalabilmenin son sığınağıdır.
Savaşın yalnızca cephede değil, pazarda, mutfakta ve sokakta da yaşandığını artık görmezden gelemeyiz. Her füze, her patlama; artan petrol fiyatları, dalgalanan piyasalar, küçülen ekmek ve büyüyen eşitsizlik olarak geri döner. Küresel ekonomi, belirsizliğin en küçük titreşiminde bile sarsılırken, bunun bedelini en çok dar gelirli insanlar öder.
Silahların konuştuğu yerde üretim susar, yatırım kaçar, gelecek duygusu tahrip olur. Refahı büyütmesi gereken kaynaklar, yıkımın finansmanına aktarıldıkça insanlık topyekûn fakirleşir.
Daha acısı da şudur ki; her kayıp, bir insanın yarım kalan hikayesidir. Toprağa düşen sadece askerler değil; hayaller, dostluklar, çocukluklardır. Geride kalanların omzuna çöken yas, nesiller boyu taşınır. Bu yüzden barış talebi, soyut bir ideal değil, yaşama hakkının en somut iradesidir. Savaşa hayır!









































