Samsun Kent Haber köşe yazarı Av.Dr. Tufan Akcagöz, cehaletle savaş üzerine yazdığı köşe yazısında "Atatürkçülük, yalnızca anma törenlerinde konuşma yapmak, poster asmak ya da slogan atmak değildir. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan herkesin sorması gereken soru şudur! Ben cehaletle mücadelede neredeyim?" diye sordu.
Kurtuluş savaşı bitmişti. Cephelerde kazanılan zafer, bir ulusun bağımsızlığını tescillemiş, bu sayede milletin namusu da kurtulmuştu. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’e göre asıl mücadele henüz başlamamıştı. Çünkü o, askeri zaferlerin tek başına bir milletin kaderini değiştirmeye yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. Asıl düşman, cephede yenilmişti; ama cehalet, toplumun içinde hala dimdik ayakta duruyordu.
Atatürk’ün savaş sonrasında sürekli vurguladığı temel mesele eğitimdi. Bunun nedeni romantik bir 'aydınlanma' ideali değil, son derece gerçekçi bir devlet aklıydı. Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayan en temel unsurlardan biri, halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi, dogmalarla yönetilmesi ve eleştirel düşünceden yoksun bırakılmasıydı. Atatürk, Cumhuriyet’i bu mirasla devraldı ve teşhisi net koydu: Cehalet yenilmeden Cumhuriyet yaşayamazdı.
Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan adımlar, askeri ya da diplomatik değil; kültürel ve zihinsel devrimlerdi. Harf Devrimi, yalnızca alfabe değişikliği değildi; halkı bilgiyle buluşturma hamlesiydi. Millet Mektepleri, okulsuz bırakılmış kuşaklara açılmış bir kapıydı. Köy Enstitüleri, köylüyü yalnızca üretici değil, düşünen ve sorgulayan bir yurttaş haline getirme idealinin somut ifadesiydi. Halkevleri, Cumhuriyet’in “aydınlanma karargahları”ydı.
Tüm bu adımların ortak noktası şuydu: Cehaletle savaş, devletin ve siyasal kadroların birincil görevidir.
Bugün kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan herkesin, bu tarihsel sorumlulukla yüzleşmesi gerekir. Atatürkçülük, yalnızca anma törenlerinde konuşma yapmak, poster asmak ya da slogan atmak değildir. Atatürkçülük, çağının sorunlarını çağının araçlarıyla çözme iradesidir. Ve bugün Türkiye’nin en yakıcı sorunu hala cehalettir: Bilgiye değil kanaate dayalı siyaset, bilime değil hurafeye yaslanan bir toplumsal iklim, sorgulamayan ama itaat eden bireyler…
Cumhuriyet Halk Partisi açısından da bu mesele tali değil, kurucu bir meseledir. CHP, yalnızca Atatürk’ün kurduğu parti olduğu için değil, Atatürk’ün cehaletle mücadele programının siyasal taşıyıcısı olduğu için bu sorumluluğu taşır. Eğer CHP, toplumun en geniş kesimlerine nitelikli eğitim, bilimsel düşünce ve kültürel gelişim vizyonu sunamıyorsa; eğer siyaseti yalnızca seçim matematiğine indirgerse, tarihsel rolünü eksik yerine getiriyor demektir.
Cehaletle savaş, kolay ve kısa vadeli bir mücadele değildir. Popüler de değildir. Oy kazandırması zaman alır. Ancak Atatürk’ün yolunu izlemek tam olarak bunu gerektirir: Zor olanı, doğru olduğu için yapmak.
Bugün ülke içinde kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan herkesin sorması gereken soru şudur: Ben cehaletle mücadelede neredeyim? Bilgiyi mi çoğaltıyorum, yoksa öfkeyi mi? Eleştirel düşünceyi mi teşvik ediyorum, yoksa kör sadakati mi?
Atatürk, cephede kazandığı zaferin kalıcı olmasını istiyordu. Bunun yolunun da eğitimden, akıldan ve bilimden geçtiğini biliyordu. Bugün Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, onun mirasına gerçekten sahip çıkmak istiyorsak, yeniden ve yüksek sesle şunu söylemek zorundayız:
Asıl savaş, cehaletle olandır.
Ve bu savaş, hala bitmedi.










































Bir Türkçü ve Atatürkçü olarak yazıyorum... Acilen Türkçülüğün ve Atatürkçülüğün ardına saklanarak yıllarca milleti devleti belediyeleri soyup soğana çevirenlere destek olmamalıyız... Yıllarca dindarlara yaptığımız zulümler sebebiyle Allah'a tevbe etmeli, bu milletten de helallik istemeliyiz. Bundan sonraki tüm seçimlerde RTE ye, Cumhur ittifakına destek vermeliyiz.