TBMM kürsüsü, hakikatin en yüksek perdeden konuşulması gereken yerdir. Ama bazen oradan ortaya saçılan sözler, sadece siyasetin değil, vicdanın da iflasını ilan ediyor. AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın “Yıllarca Suriye’de Müslümanlar katledilirken ses çıkarmayanlar, bugün ‘Aleviler öldürülüyor’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor” sözleri tam da böyle bir iflastır.
Çünkü bu cümle, sadece bir siyasi polemik değil; bir halkın acısını küçümseyen, onu diğer acılarla yarıştıran, hatta meşruiyetini sorgulayan bir zihniyetin dışavurumudur.
Aleviler “öldürülüyor diye ortalık ayağa kaldırılıyor” öyle mi?
Peki sormak gerekiyor:
Aleviler ne zaman rahat yaşadı ki?
Bu topraklarda Alevi olmak, yüzyıllardır susarak hayatta kalmaya çalışmak demektir. Kapısını işaretletmemek, çocuğunun adını dikkatle koymak, inancını fısıltıyla yaşamak demektir. Osmanlı’dan bugüne, Alevilerin tarihi ne yazık ki çoğu zaman resmî tarihin dipnotlarına sıkıştırılmış katliamlarla doludur.
Eski tarihlerden bu güne gerçekleşen Kızılbaş kıyımları, sadece bir siyasi hesaplaşma değil, mezhep temelli bir yok etme hareketidir.
Maraş’ta, Çorum’da, Sivas Madımak’ta yakılan sadece canlar değildi; birlikte yaşama umuduydu.
Ve bugün hâlâ cemevleri ibadethane sayılmıyorsa…
Hâlâ Alevi çocuklar zorunlu din derslerinde kendilerini yok sayılmış hissediyorsa...
Hâlâ “ama onlar da…” diye başlayan cümlelerle Alevilerin acısı gölgeleniyorsa…
Ortada çözülmemiş bir yüzleşme var demektir.
Kimse Müslümanların Suriye’de yaşadığı acıları inkâr etmiyor. Kimse oradaki zulmü görmezden gelmiyor. Ama acı, acıyla yarıştırılmaz. Bir halkın feryadı, başka bir halkın sessizliğiyle ölçülmez. İnsan hakları, mezhep parantezine alınamaz.
Üstelik Aleviler söz konusu olduğunda, “insanca konuşalım” demek yetmez. Çünkü Aleviler, yüzyıllardır insan yerine konulmak için mücadele ediyor. Bir Alevi’nin “öldürülüyoruz” demesi, bir siyasi slogan değil; tarihsel bir hafızanın çığlığıdır. Bu çığlığı “ortamı germek” olarak görmek, sorunu çözmez; derinleştirir.
Ve tam da bu nedenle, Meclis kürsüsünde bu sözleri sarf eden bir ismin, yalnızca “yanlış anlaşıldım” gibi muğlak açıklamalarla geçiştirmesi yeterli değildir. Çünkü mesele bir dil sürçmesi değil, bakış açısıdır. Toplumun bir kesiminin acısını bu kadar kolay küçümseyebilen bir anlayış, temsil makamında kalamaz.
Söylenenlerin satır aralarında yapılan “Müslümanlar” ve “Aleviler” ayrımı ise asıl yaralayıcı olandır. Aleviler de Müslümandır; yüzyıllardır bu topraklarda İslam’ı kendi yoluyla, kendi diliyle yaşayan bir inancı yok saymak, acıyı büyütmekten başka bir işe yaramaz.
TBMM’de görev yapan bir grup başkanvekili, yalnızca kendi seçmenini değil, bu ülkede yaşayan herkesi temsil ettiğini bilmek zorundadır. Bir toplumsal yarayı derinleştiren, mezhep temelli bir hassasiyeti hafife alan ve bunu “insanlık dersi” verir gibi sunan bir yaklaşım, o sorumlulukla bağdaşmaz.
Bu nedenle yapılması gereken açıktır:
Bu sözlerin sahibi, temsil ettiği makamın ağırlığını taşıyamadığını kabul etmeli ve istifa etmelidir. Çünkü bazen koltuğu değil, toplumsal barışı korumak gerekir.
Meclis kürsüsünde söylenen her söz, sadece bugüne değil, yarına da kalır. O yüzden bazı cümleler kurulmadan önce, şu soru sorulmalı:
“Bu söz, bir yarayı mı sarıyor, yoksa yeni bir yara mı açıyor?”








































