Mozart bugün Türkiye'de doğsaydı Mozart olabilir miydi?
27 Ocak 1756. Salzburg’da bir evde bir çocuk dünyaya gelir. Adı Wolfgang Amadeus Mozart. Henüz birkaç yaşındayken müziğin dilini, çoğumuzun bir ömür boyu çözemeyeceği bir açıklıkla konuşmaya başlar. Kısa ömrüne 600’ü aşkın eser sığdırır, müzik tarihinin yönünü değiştirir ve “deha” kelimesinin içini dolduran ender insanlardan biri olur. Viyana’da bulunan mezarına da gittim. Kendisiyle bu yakınlığım da var!
Şimdi aynı soruyu her yıl yeniden sormak gerekiyor: Mozart bugün Türkiye’de doğsaydı, Mozart olabilir miydi?
Bu soru bir “keşke” romantizmi değil, bir eğitim ve zihniyet muhasebesidir.
Mozart’ı Mozart yapan yalnızca doğuştan yeteneği değildi. Babası Leopold Mozart bir müzik pedagogu idi; oğlunun yeteneğini fark etti, onu sistemli biçimde eğitti, Avrupa saraylarını dolaştırdı, dönemin imkânlarını sonuna kadar kullandı. Yani yetenek, doğru ortamla buluştu. Bizde ise sorun tam burada başlıyor.
Bir öğretmen olarak söylüyorum ki; Türkiye’de eğitim sistemi, yeteneği keşfetmek ve büyütmek üzerine değil; hizaya sokmak, standartlaştırmak ve elemek üzerine kurulu. Çocuklar küçük yaşta “sessiz ol”, “sıraya gir”, “sınav var” cümleleriyle terbiye ediliyor. Merak, soru sormak, denemek, yanılmak; hepsi zaman kaybı sayılıyor. Müzik, resim, edebiyat gibi alanlar ise “asıl dersler”in yanında birer süs gibi duruyor.
Mozart Türkiye’de doğsaydı, muhtemelen ilkokulda flütle “Arkadaşım Eşek” çalarken öğretmeni tarafından “fazla abartma” diye uyarılırdı. Ortaokulda “derslerin iyi ama müzikten para kazanılmaz” nasihatini duyardı. Lisede konservatuvar hayali kurarsa, “puanını heba etme” baskısıyla karşılaşırdı.
Yetmedi.
Yaz tatillerini beste yaparak, konser dinleyerek, enstrümanıyla baş başa kalarak değil; büyük ihtimalle “boş kalmasın” diye bir yerlere gönderilerek geçirirdi. Bu bazen test çözme kampı olurdu, bazen de Kur’an kursu. Burada mesele din değil; mesele, çocuğun yeteneğini tanımayan ve onu kendi kalıplarına sıkıştıran zihniyet.
Buradan mutlaka biri çıkar ve o meşhur soruyu sorar:
“Kur’an kursu engel mi müzik yapmaya?”
Bu sorunun kendisi zaten problemin özeti. Elbette engel olmak zorunda değil. Ama bizde hiçbir şey “birlikte ve dengeli” yürümüyor. Ya o, ya bu. Ya sınav, ya sanat. Ya itaat, ya yaratıcılık. Çocuğun zamanı, enerjisi ve zihni tek bir yöne zorla kanalize ediliyor. Sonra da “neden dünyaca ünlü bestecimiz yok” diye soruyoruz.
Evet, mutlaka bu soruyu safça, düşünmeden soran eblehler vardır. Ama asıl mesele onların varlığı değil; bu bakış açısının sistemin geneline sirayet etmiş olmasıdır.
Mozart, otoriteye boyun eğen bir karakter değildi. Patronlarıyla kavga etti, saray düzenine başkaldırdı, özgür olmak istedi. Bizim eğitim sistemimiz ise itiraz eden, sınırları zorlayan, “neden” diyen çocuktan hoşlanmaz. O çocuk ya “problemli” diye etiketlenir ya da törpülenir. Törpülenen deha ise deha olmaktan çıkar; uslu bir vasat olur.
Dün 27 Ocak'tı. Mozart’ın doğum günü. Onu anmak için birkaç senfoni dinlemek yetmez. Asıl mesele şu soruyla yüzleşmektir: Biz, kendi Mozartlarımızı daha çocukken boğmuyor muyuz?
Cevap acı ama net: Evet.
Ve bu cevap değişmedikçe, Mozart’ı ve Mozart gibileri sadece anmaya devam ederiz.
Asla yetiştiremeyiz.










































ELİNİZE YÜREĞİNİZE SAĞLIK GÜZEL VE DOĞRU TESPİTLER .
Hepsine katılıyorum,alkışlıyorum.bir cümle hariç..düzelteyim..kuran kursuna giden çocuktan mozart çıkmaz..bizim dinciler ( sade dindar değil tabiki) ilahi dışındaki müziği günah sayıyorlar..