Samsun Kent Haber köşe yazarı Av.Dr. Tufan Akcagöz, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın sağlık durumu ile ilgili yazdığı köşe yazısında, "Bir hukuk devletinde tutukluluk, başlı başına bir cezalandırma biçimi olmamalıdır. Tutuklu ya da hükümlü olmak, kişiyi yalnızca özgürlüğünden yoksun bırakır; yaşam hakkı, sağlık hakkı ve insan onuruna uygun muamele görme hakkı ise dokunulmaz olmak zorundadır" dedi.
Bir hukuk devletinde tutukluluk, başlı başına bir cezalandırma biçimi olmamalıdır. Tutuklu ya da hükümlü olmak, kişiyi yalnızca özgürlüğünden yoksun bırakır; yaşam hakkı, sağlık hakkı ve insan onuruna uygun muamele görme hakkı ise dokunulmaz olmak zorundadır. Bu ilke, yalnızca anayasal bir gereklilik değil, kamu otoriteleri açısından bağlayıcı ve ihlali halinde sorumluluk doğuran bir yükümlülüktür.
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın sağlık durumu bağlamında bu temel ilkenin ciddi biçimde tartışmaya açıldığını göstermektedir. Avukatı Melih Koçhan tarafından yapılan açıklamalar, meselenin siyasi ya da kişisel boyutundan bağımsız olarak, ceza infaz sisteminde sağlık hizmetlerinin sürekliliği ve bütünlüğü sorununu gözler önüne sermektedir.
Paylaşılan bilgilere göre Çalık, boyun bölgesinden kısa süre içinde ikinci kez ameliyat geçirmiş; dikişleri alınmamış, açık yara ile cezaevi koşullarında tutulmaktadır. Daha da önemlisi, geçmişte lösemi ve lenfoma gibi bağışıklık sistemini doğrudan etkileyen hastalıklar geçirmiş bir kişinin, enfeksiyon riski yüksek bir ortamda tutulması söz konusudur.
Burada kritik mesele şudur: Devletin sağlık hizmeti sunma yükümlülüğü, yalnızca “acil müdahale yapıldı mı?” sorusuyla ölçülemez. Sağlık hakkı; kişinin tıbbi geçmişinin, mevcut risk faktörlerinin ve tedavi sürecinin bir bütün olarak değerlendirilmesini zorunlu kılar. Farklı hastaneler arasında yapılan sevklerde önceki sağlık kurulu raporlarının dikkate alınmaması, yalnızca idari bir eksiklik değil; telafisi güç sonuçlar doğurabilecek ciddi bir hak ihlali riskidir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında defalarca vurgulandığı üzere, kamu otoritesinin gözetimi altındaki kişilerin sağlık durumları “parçalı” biçimde ele alınamaz. Tutukluluk hali, devlete daha az değil; daha fazla özen gösterme yükümlülüğü yükler.
Açıklamalarda dikkat çeken bir diğer husus, sevk sürecine ilişkin bilgilendirme ve hasta onamının işletilmemesidir. Oysa hasta hakları mevzuatı, özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişiler için de geçerlidir. Kişinin hangi sağlık kuruluşuna, hangi gerekçeyle sevk edildiğini bilmesi ve bu sürece mümkün olan ölçüde katılımının sağlanması, hukukun 'lüks' değil, asgari gereğidir.
Tedaviyi başlatan ve tıbbi kayıtların bulunduğu merkezin göz ardı edilmesi, sağlık hizmetlerinde süreklilik ilkesini zedelediği gibi, olası komplikasyonlarda sorumluluğun da muğlaklaşmasına yol açar. Bu muğlaklık ise en çok hastanın kendisini etkiler.
Altı çizilmesi gereken nokta şudur: Bu tartışma, bir kişinin kimliği, görevi ya da isnat edilen fiillerle ilgili değildir. Mesele, devletin elinde bulunan bir insanın sağlığından ne ölçüde sorumlu olduğu meselesidir. Bugün bir belediye başkanı için konuşulan bu ilkeler, yarın ismi bilinmeyen bir tutuklu için de geçerli olacaktır.
Hukuk devleti, en çok da özgürlüğü kısıtlanan kişilere nasıl davrandığıyla ölçülür. Sağlık hakkının ihlali, çoğu zaman sessiz ilerler; ancak sonuçları geri döndürülemez olabilir. Bu nedenle kamuoyunun görevi, “yargı sürecine müdahale” ile “insani ve hukuki standartların korunması” arasındaki farkı net biçimde ayırt etmektir.
Unutulmamalıdır ki, tutukluluk bir tedbir olabilir; ama hastalık için ağırlaştırıcı bir koşula dönüşemez. Devletin gücü, gözetimi altındakilerin hayatını riske atma serbestisi değil; tam tersine, o hayatı koruma yükümlülüğü doğurur.
Hiç aklımıza getirmeyelim ama bu süreçte Murat Çalık’ın başına bir şey gelirse bunun hesabını kim verecek?










































Sosyal güvenlik yoksa yasama hakki yoksa saglik hakkida yoksa güvenlik güçlerinden ve adaletden bahsedemeyiz Bu kisiler bu neden ve sebeblerle suç isleselerde cezalandirilmaz mesru müdafaa haklarini kullanirlar
sayın yazar, öncelikle dünya görüşüm sizinkinden çok farklı. uzun yıllar bu ülkede siyaset yapanların haksız ve orantısız şekilde zenginlestikleri, tanıdıklarını kayırdiklari, vs vs eleştirilir. siyaset yapanların suç işleme özgürlüğü veya hesap vermeme diye hur durum normal mi. bunlar, bağımsız yargının önüne çıkmayacak mi. aksi halde nasıl düzelecek bu toplum. asıl mesele, birilerinin dinî siyasete alet etmesi suç olduğu gibi başkalarının sürekli Atatürk'ün ardına saklanarak milleti devleti belediyeleri soyup soğana çevirmesi de suç değil mi. asıl bu durum Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi hatırasına yapılan bir saygısızlık değil mi. kendisini Türkçü ve Atatürkçü olarak tarif eden biri olarak söylüyorum. Atatürkçüyum ama özde Atatürkçüyum. 3 Mart 1924 te diyanet işleri başkanlığıni kuran, Balıkesir Zağnos paşa camiinde hutbe okuyan Rahmetli Atatürk'ün yolundan giden biriyim. kendi inançsızligini, din karşıtlığını maskelemek icin Atatürk'ü kullanan sözde Atatürkçülerden değilim.
Merhaba, Öncelikle, yazılarımı takip ettiğiniz için size teşekkür ederim. Sizin kendinizi ifade ettiğiniz gibi, ben de özde Atatürkçüyüm. Ne güzel ! O halde aynı yerde duruyor, dünyayı aynı açıdan yorumluyor olmalıyız öyle değil mi? Evet, tespitiniz doğru. Her kim ki dindarlık maskesi ardında ***lık yapıyorsa soysuzdur. Yine, her kim ki Atatürkçülük maskesi kullanarak milletin malına el uzatıyorsa, o da en az diğeri kadar soysuz ve alçaktır ! Ancak, bu tarz iddiaların mutlaka bağımsız yargı elinde değerlendirilmesi gerekir. Merak etmeyin, hayatımın hiç bir döneminde, 'Bu bendendir, o nedenle onun yaptığı yanlışları, hataları ve varsa suçları görmezden geleyim' düşüncesinde olmadım. Sadece, herkesin hukuka saygılı olduğu, demokrasinin işlediği ve devlet kurumlarının saygınlığını yitirmediği bir ülkenin vatandaşı olarak yaşamak ve ölmek istiyorum. Çok şey mi istiyorum ?